Ellibir

November 20, 2008 5:01 am

Ellibir, iki deste iskambil kağıdı ile oynanan bir tür iskambil oyunudur.

Farklı seriden aynı kağıtların, aynı seriden ardışık kağıtları veya çift kağıtları biriktirerek el açmaya dayanan bir tür iskambil oyunudur. Ellibir oyununda çifte gitmek terimi mevcuttur. Çifte gidildiği takdirde oyun biterken bir oyuncu yere joker açarsa oyuncu başına 800 sayı yazdıran bir harekettir.

Online Oyunlar

RMY ellibirin ana kurallarina sahip bir bedava online oyunu

Posted by admin in Uncategorized

SketchUp

November 19, 2008 10:54 pm

SketchUp, mimarlar, mühendisler, film yapımcıları, oyun geliştiricileri ve 3 boyutlu modelleme gerektiren hemen her alandaki kullanıcılar için tasarlanmış bir 3B Modelleme programıdır. İlk olarak Boulder, Colorado kökenli @Last Software tarafından 2001′de üretilen program, 14 Mart 2006, Salı günü Google’ın sözü geçen firmayı satın almasıyla birlikte Google şemsiyesi altına girmiştir.

Program, kullanımı kolay bir 3B görselleştirme programı olarak pazarlanmaktadır. Bazı temel özellikleri şöyledir:

  • Push/Pull Diğer 3B programlarda genelde “Extrude” adı ile geçen, bir yüzeye hacim kazandırma özelliğinin basitleştirilmiş ve kullanımı kolaylaştırılmış versiyonu.
  • El Çizimi GörünümüYüzey çizgilerinin uzatılması, titrekleştirilmesi gibi etkilerle çizime eskiz görüntüsü verilmesi.
  • Referans (Inference) Sistemi Çizim yaparken, var olan çizgi ve yüzeylerden referans/hiza alarak çizim yapabilme özelliği. Bu özellik de diğer 3B programlarda, özellikle AutoCAD’de var olan “snap” gibi özelliklerin basitleştirilmiş ve kullanımı kolaylaştırılmış bir halidir. Benzer motorlardan en büyük farkı, herhangi bir komut girilmesine veya bir düğmeye basılmasına ihtiyaç duyulmamasıdır. Firma tarafından, piyasadaki en gelişmiş referans motoru olduğu iddia edilir. Bu genelde kabul edilse de, kapatılamaması ve devamlı referans arayan motorun programı yavaşlatması gibi nedenlerden dolayı eleştirilmektedir de.
  • Güneş-Gölge Analizi Program, çizimi yapılan şeyin bulunduğu arsanın koordinatları ve gün-ay-saat girildiğine o belirli andaki gölge durumunu gerçek zamanlı olarak gösterebilmektedir.
  • Doku ve Materyal/Renk Atama Her yüzey basit bir “boya kovası” aletiyle istenen renk, doku veya resimle boyanabilir ve bunlar üzerinde oynama yapılabilir.
  • Diğer 3B Programlarla Uyum Firma, programın asıl olarak fikir geliştirme aşamasında kullanılmak üzere tasarlandığını her fırsatta belirtmektedir. Bu nedenle sunum çıktıları için daha “profesyonel” görsellere ihtiyaç duyan kullanıcılar için SketchUp’ın halihazırdaki çoğu 3B modelleme ve görselleştirme (rendering) programlarıyla uyumlu olmasına çalışılmaktadır. Bunun için devamlı olarak yeni import/export eklentileri yayınlanmaktadır.

Tarihçe

Asıl olarak mimarlar ve yapı mühendisleri için bir 3B fikir geliştirme aracı yaratma amacıyla 2001 tarihinde üretildi. Kısa öğrenim süresi ve kullanım kolaylığı sayesinde bunların dışında marangozlar, heykeltraşlar, oyun geliştiricileri gibi pek çok farklı alanda çalışanlarca da ilgi gören program, giderek yükselen bir tanınırlık ve kullanıcı tabanına kavuştu. Özellikle 2005 yılında çıkan 5. versiyon, SketchUp’ın ticari olarak en başarılı ürünü oldu; bu dönemde Skidmore, Owings and Merrill gibi birçok büyük mimarlık ve mühendislik firması tasarım aracı olarak SketchUp’ı kullanacaklarını açıkladı ve çalışanları için yüksek miktarlarda lisans satın aldı. Yılın sonuna doğru SketchUp programcıları, giderek yaygınlaşan Google Earth isimli program için, kullanıcıların çizdikleri modelleri Google Earth’e aktarmalarına izin veren bir eklenti yayınladılar. Bu eklentinin geliştirilmesi sırasında Google ile @Last Software arasında ilerleyen yakınlaşma, 2006 Mart’ında Google’ın @Last Software’i ve dolayısıyla bu firmanın tek ürünü olan SketchUp’ı satın almasıyla sonuçlandı. Bir süre sonra Google, bazı özellikleri kırpılmış veya tamamen kaldırılmış ücretsiz bir versiyonu “Google SketchUp” adıyla piyasaya sundu; paralı versiyonun adı da SketchUp Pro olarak değiştirildi.

Posted by admin in Uncategorized

Ahilik kültür haftası

November 19, 2008 10:50 pm

AHİLİK HAFTASI - Ekimin 2. pazartesi ile başlayan hafta

Cumhuriyetimizin kuruluşunun yetmiş sekiz, Osmanlı devletinin kuruluşunun yedi yüz ve Türklerin Anadolu’yu yurt edinmelerinin bininci yıl dönümünü kutladığımız bu yıllar bize Türk tarihinin en önemli kurumu olan Ahiliği hatırlatmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti 75 yıl önce Osmanlı’dan devir aldığı yönetimi, Osmanlı da 700 yıl önce Anadolu Selçuklu devletinden almıştı. Anadolu Selçuklu devleti de Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun bir parçası olarak bu topraklarda yaklaşık bin yıl önce kurulmuştu. Görüldüğü üzere 1000 yıldır Türkler Anadolu toprakları üzerinde yaşamaktadır.

Türklerin tarihi aslında bin yıl ile sınırlı değildir. Bilinen en eski insanlık tarihine kadar uzanır. Oğuz Hanlığı, Uygur devleti, Göktürk devleti, Hun devleti M.Ö. 4000 yıldan beri, devletini ve kültürünü yaşatmaktadır. Dünyamızda bu süre içerisinde birçok devletler kurulmuş, kültürler yaşamış, bunlardan birçoğu yıkılmış ve kaybolmuşlardır. Türklerin altı binyıldır tarih sahnesinde oluşunun önemli bir sebebi kültür değerlerini korumalarından ileri gelir. Bu kültür değerlerinin özü Ahilik Kültürü biçimine dönüştüğü XI. yüzyıldan sonra yeni bir anlayışla devam eder.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bu konu üzerinde hassasiyetle durmuş ve Ahilik Vakfının tertip ettiği bir Şed Kuşanma töreninde Ahilikle ilgili veciz bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında, “…Bin seneye yakın bir zamandır Anadolu kıtasının sahipleriyiz. Bir büyük medeniyetimizin olduğunu bu medeniyetin birbirinden güzel, birbirini tesiri altında bırakmış hazinelerinin bulunduğunu biliyoruz. Öyle olmasa zaten bu kadar uzun süre bu kıtaya hâkim olunamazdı…” demiştir.

Tarih boyunca Türkler daima iyiyi güzeli aramışlar ve bulduklarında da tereddüt etmeden almışlardır. Türklerin İslamiyet’e geçmeden önceki kültür değerleri bile bugün birçok ülkede görülememektedir. Tarihi araştırmalarda o dönemde insan haklarına saygı, kadının toplumdaki saygın yeri, misafirperverlik, bir tehlikeye karşı birlik oluşturmak, dayanışma, yardımlaşma gibi birçok insani değerlerin bugünkü tabiri ile evrensel değerlerin mevcut olduğunu görüyoruz.

Türkler bu değerler ile mücehhez olarak çağın en yüksek medeniyetini kurmuşlardır. Dünyada pek çok dinler, inançlar ile karşılaşan Türkler bazılarını denemişler fakat kendilerine en uygun gelen İslam dinini kabul etmişlerdir. Bu dini seçerken hiçbir zorlama, hiçbir baskı yapılmamış kendi istekleri ile bu yüce dine geçmişlerdir.

Ahilik tüm bu değerleri kaynaştıran ve hayata geçirilmesini sağlayan bir yeniliktir. Türklerin “Rönesans”ıdır.

Ahilik anlayışı, toplumda yaşayan fertleri birbirine yaklaştırmak ve aralarında dayanışma kurulmasını sağlamaktır.

Bir toplumda birlik ve dayanışmayı sağlayan en önemli unsur müşterek değerlerin korunması ile mümkündür. Türklerin Anadolu’da bin yıldan beri varlığını sürdürmelerindeki sır Ahilik anlayışı içerisinde bu değerlere saygı göstermeleridir.

Bu anlayışa göre din, dil, ırk farkı gözetmeksizin herkese eşit muamele yapılmıştır. Bir toplumda sosyal tabakalaşma olabilir. Kimi zengin, kimi fakir olabilir; fakat ikisi arasındaki fark fazla olmamalıdır. Ahilik zenginliğe karşı değildir. Çalışmak ve üretmek, alın teri ile kazanmak Ahilikte bir ahlak kuralıdır. Bunun için herkesin mutlaka bir mesleği ve işi olmalıdır. Ahilik, halkın sırtından geçinenlere, bir köşeye çekilip miskin miskin oturanlara karşıdır.

Ahilikte iş ve meslek ahlakı, kabul edilmesi mecburi kurallar haline gelmiştir. Kendinden önce başkalarını düşünmek ve kollamak, hak ettiğinden fazlasını istememek, kanaat ve tevazu ölçüleri içerisinde “hırs” ve “tama”dan uzaklaşmak, kendi yeteneğine uygun bir işle meşgul olmak, sanatını mutlaka bir 3 üstaddan öğrenmek ve birliğin, beraberliğin korunması için dayanışma içerisinde bulunmak ahiliğin mutlaka uyulması şart olan ahlak kaideleridir. Bu kaideler, Ahileri tekke ve türbelerde çöreklenerek, el açıp halkın kutsal duygularını sömürerek onların sırtından bedava geçinen asalak zümrelerden ayıran farklardır. Ahiler yeniliğe açık insanlar olup, halka sanat, meslek ve genel bilgiler öğretmek için var güçleriyle çalışırlar.

Bu bakımdan Ahiliğin eğitimcilere ışık tutacak önemli özellikleri vardır.
Ahilik sisteminde, işyerinde çalışanlar ile çalıştıranlar arasında pek fark olmadığı gibi aralarında baba-oğul ilişkileri vardır. İşyeri aynı zamanda sanatın ve ahlakın öğretildiği bir okuldur. Burada üretilen mal, belli bir ihtiyacı karşılayacak şekilde kusursuz ve tam olarak üretilir. Emeğin karşılığı çalışanının alın teri kurumadan ödenir. İşyerlerinde çalışan ve çalıştıranlar dayanışma içerisindedir. Bu uygulama emek ve sermaye’nin barışık olduğu bir model oluşturur.

Günümüzde toplam kalite, müşteri beklentileri, tüketici korunması, standart üretim gibi kavramların önemi yeni yeni anlaşılmaya başlanmıştır. Bugün kaliteli üretim için başvurulan ve Toplam Kalite Yönetimi dediğimiz tedbirlerle tüketicinin daha ucuz, daha kaliteli mal alma imkânı doğmuştur. Ahilik sisteminde bir malın üretimden tüketicinin eline geçene kadar üretimin her safhası bütün çalışanların sorumluluğu altındadır. Çıraklar, kalfalar ve ustalar hep birlikte malın kalitesinden sorumludur. Ayrıca oto kontrol sistemi ile malın kalitesi sürekli denetlenir. Bugün de toplam kalite yönetimi kapsamında kalitede mükemmellik, verimlilik, hatasız üretim, kalite güvenliği, ülke ve uluslararası standartlara uyum, ISO 9001, tüketiciye cevap verme hattı, tüketici tatmini gibi konular henüz yeni yeni işyerlerinde gündeme gelmeye başlamıştır. Üretime katılan her kademedeki personelin eğitimi, işletme içi tüm personelden faydalanma, tam kapasite çalışma gibi tedbirler yanında işyerinde her türlü üretim ve hizmetlerden işyeri çalışanları sorumlu 4 tutulmaktadır.

Ahilik düşüncesinin kurduğu Ahi Birlikleri’ni batıdaki ve doğudaki benzer teşkilatlardan ayıran özellik, din adamlarının da devlet adamlarının da Ahiler üzerinde herhangi bir etkisinin olmayışıdır. Bunun sonucu olarak Ahilik sivil toplum kuruluşlarının en eski bir modelidir. Ahiler, daima toplum yararına hizmet yapmışlardır.

Bugün görülen bazı sivil toplum kuruluşları gibi halkı bölmemişler, halka ve topluma zararlı faaliyetlerde bulunarak, yalnız kendi üyelerinin menfaatini korumamışlardır. Bugün sivil toplum kavramı, demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul edilmekte ve resmi otoritenin karşıtı bir örgütlenme olarak algılanmaktadır. Devlete karşı gelmek, devletin kurumlarını tahrip edenlerden yana gözükmek, sırf demokrat gözükmek için bu kurumlara destek vermek Ahiliğe ters düşer.

Devlet olmaz ise sivil toplum kuruluşunun da olamayacağını bilmemek en büyük cehalettir. Sivil toplum kuruluşlarının görevi halkın ihtiyacı ve mutluluğu için devletle beraber devlete yol gösterici olmaktır.
Ahilerin kendi üyeleri ile devlet ve toplumdaki fertler arasındaki ilişkilerde daima “demokratik ve laik” anlayış hâkim olmuştur. Ahiler seçmede, seçilmede ve idarede tamamen demokratik bir sistem içinde yaşarlardı. Keyfilik, şahsi ihtiras ve emellere kesinlikle yer verilmezdi. Teşkilatın hak ve adalet ölçülerine riayet ederek toplumda saygın bir yer kazandıkları ve topluma hizmette kusur etmedikleri, devletle halk arasındaki koordinasyonu sağladıkları için, Ahi başkanı devlet başkanının ayağına gitmemiş, devlet başkanı Ahinin ayağına gelmiştir.

Fransa’da, otoriter yapıyı yumuşatmak ve yönetimle vatandaş arasındaki ilişkileri iyileştirmek üzere on beş yıl önce kurulan “Ombudsmanlık” kurumu Avrupa Birliği anlaşmasında ele alınmıştır. Topluluk üyesi ülke vatandaşlarının yeni sisteme entegrasyonunda otorite ile halk arasında doğacak anlaşmazlıklarda arabulucu rolü oynamak, ortaklık kurumları arasında güven ilişkilerini güçlendirmek, ayrıca vatandaşın şikâyetlerini 5 kabul ederek ortaklık kurumlarının demokratik işlemesini sağlamak amacı ile “Avrupa Ombudsmanı” kurulmuştur.

Bu kurum aslında 1809 yılında yöneticiler ve yargıçlar hakkında yasal soruşturma yapmak üzere İsveç’te kurulan Ombudsmanlık kurumunun bir devamıdır. Dünyamızda yaklaşık yüz yıl önce kurulan ve Avrupa Birliği’ne örnek bir kurum olarak yaşatılan, bizim de belki her şeyde olduğu gibi kötü bir taktikçilikle Avrupa’da var diye hemen bu senenin başında ithal ettiğimiz bu kurumun daha orijinalinin yeni yüz yıl önceki Ahilik sisteminde mevcut olduğunu bilmiyoruz.

Almanya’nın kalkınmasında, Sanayi üretim birliklerinin önemli rolü olduğu, bu birliklerin eğitim ve teknik eğitime büyük önem vermelerinden, araştırmalarla elde edilen buluşların üretime uygulanmasından, bankaların bütün kaynakların sanayi emrine verilmesi ve devletin, yönetici yüksek memurlarının bu birlikleri desteklemesi sayesinde Ortaçağ geriliğinden kurtularak kısa zamanda büyük ve zengin bir ülke haline geldiği bilinmektedir. Benzer uygulama Osmanlı’daki Ahi Üretim Birlikleri’ndeki eğitim sistemine, orta sandıklarını sanayi emrinde kredi kuruluşu olarak hizmet verilmesine benzemektedir. Nitekim Almanya’ya Sanayi Birliklerini tetkik için giden bir heyetimizin Alman kalkınmasının sırrının ne olduğuna dair sorusuna bir yetkilinin cevabı “Siz buraya boşuna gelmişsiniz. Eğer dört yüz yıl önceki Osmanlı’daki Ahi Üretim Birliklerini incelemiş olsaydınız, bizim nasıl kalkındığımızı öğrenirdiniz.” olmuştur.

Gazeteci Yazar Hasan Pulur’un 21.08.1992 tarihinde Olaylar ve İnsanlar köşesinde “Almanların mesleki eğitim sistemlerine yüzyıl önce, Osmanlı’daki Ahilik sistemini örnek aldıklarını” yazmıştır.
Japon sanayileşmesi, vazife şuur’u ve iş ahlakının samurayların geleneksel değerleri ve Konfüçyüs’ün felsefesine dayandırılması sonucu elde edilen başarılarla gerçekleşmiştir.

Japon Sanayi Birlikleri, Alman Sanayi Grupları Birlikleri’nin sistemini alarak kendi gelenekleri ile birleştirmek suretiyle kalkınmışlardır. Aynen Alman Sanayi Birlikleri’nde 6 olduğu gibi gençleri sıkı bir iş disiplini ve güçlü bir ahlak eğitim vererek yetiştirmişlerdir.

Japonya’da işçi işveren arasındaki münasebetler aynı ailenin iki ferdi arasındaki münasebete benzer. Birbirine saygılı ve dayanışma içerisindedirler. İşyerinde tam dürüstlük, ahlaklılık ve özveri ile çalışmak her Japon gencinin ideali olmuştur. Ülkesi için çalışmayı her şeyin üstünde gören bu zihniyet Japon kalkınmasının en önemli dinamiği olmuştur. Bu bilgiler ışığında Japonların kalkınmasında, Ahiliğin temel kaidelerini oluşturan benzer değerler etkili olmuştur diyebiliriz.

Ülkemizde yeni yeni kurumsallaşan Rekabet Kurulu, Patent Enstitüsü, Kosgeb, Reklâm Kurulu yanında Ticaret ve Sanayi Odaları, İşçi ve İşveren Sendikaları, Kooperatifler, Esnaf Odaları, Belediye, Bağ-Kur gibi sosyal hizmet veren kurumlar Ahilik sisteminden günümüze yansıyan kuruluşlardır.

2000′li yılları yaşadığımız şu günlerde, Ahiliğin ahlak ve çalışmaya ait prensipleri kısaca Ahilik felsefesi, dünyamızda ilerleyen toplumların modeli olacaktır. Bu görüş bir kehanet değildir. Bugün nasıl ki kalkınmış birçok ülkede Ahilik prensiplerinin izlerini görüyorsak, yarın da ilerlemiş toplumların yükselmesinde Ahilik ilkelerinin, önemli rol oynadığı görülecektir.

Posted by admin in Uncategorized

Nevşehir (il)

November 19, 2008 10:39 pm

Nevşehir İç Anadolu Bölgesinde yer alan, adını farsça “yeni” anlamına gelen nev’den alarak üretilmiştir.

6429 sayılı yasa ile Nevşehir 20 Temmuz 1954 tarihinde il haline getirildi. Kırşehir ve Kırşehir’e bağlı Mucur, Avanos, Hacıbektaş (1945′te ilçe oldu), Kayseri’ye bağlı Ürgüp ( 1935′te ilçe oldu), Niğde’ye bağlı Arapsun (1948′de Gülşehir adını aldı) Nevşehir’in ilçeleri haline getirildi. Kozaklı ve Hamamorta köyleri Avanos’a bağlı birer köy iken birleştirilerek 1954′te Kozaklı adıyla ilçe olarak Nevşehir’e bağlandı. Kırşehir 1957′de tekrar il yapıldı. Mucur ilçesi ile beraber Nevşehir’den ayrıldı. Daha önceleri Melegübü ismi ile anılan bir bucak merkezi olan Derinkuyu 1 Nisan 1960′ta ilçe durumuna getirildi. Acıgöl kasabası ise 4 Temmuz 1987′de ilçe olmuştur.

Nevşehir ismi nereden geliyor?

Damat Ibrahim Pasa Nevşehir’i imar ettikten sonra civarindaki koylere haber yollayarak Nevşehir’e yerlesmeye gelenlere bedava ev vermeyi vaad eder ve butun civara haber yollar, kaleye bir gozlemci koyar,gozlemci, filan oba geliyor,obur oba geliyor diye orada oturanlara haber verir içlerinde paşa da vardir. Oradaki yaslilar pasanin umutlandigini gorunce pasaya derler ki “evlat, Nemki sehir ola derler” Gelen obalarin beylerinin ismi mahallelere verilir ve su anda bile Nevşehir’in mahalleleri onlarin ismini tasir. Nemki=Bilmemki ve sehirin adi uzun yillar halk arasinda ve civarinda (Nemsehir)diye anilir idi.

Posted by admin in Uncategorized

Bergtatt

November 19, 2008 10:36 pm

Norveçli Black Metal grubu Ulver’in 1993′te çıkan Vargnatt adlı demolarının ardından piyasaya sürdükleri ilk albümleri. Bu albümdeki tema, ormanda kaybolan bir kızın yaşama çabası ve ormandaki gri ruhla (albümde graablick olarak geçmektedir) kurduğu iletişimdir. Albümde yer yer temiz ve brutal vokal kullanılmıştır.

Albümüm şarkı listesi:

  1. Capitel I - I Troldskog Faren Vild (Bölüm 1 - Karanlık Ortamda Yanlış Yola Sapış)
  2. Capitel II - Soelen Gaaer Bag Aase Ned (Bölüm 2 - Dik Kayaların Ardında Batan Güneş)
  3. Capitel III - Graablick Blev Hun Vaer (Bölüm 3 - Gri Ruh Onu Yakından İzliyor)
  4. Capitel IV - Een Stemme Locker (Bölüm 4 - Onu Çağıran Ses)
  5. Capitel V - Bergtatt - Ind I Fjeldkamrene (Bölüm 5: Büyülenmiş - Dağın Eteğinde)
Posted by admin in Uncategorized

Hancılı, Kalecik

November 19, 2008 3:57 pm

Hancılı, Ankara ilinin Kalecik ilçesine bağlı bir köydür.

Tarihi

Köyümüz devecilikle uğraşan bir köymüş.Köyün adı “han” dan gelmektedir. Han köküne -cı eklenmiş böylece han işi yapan, hanla uğraşan kişi oluşmuştur. Daha sonra ise han işi yapanların köyü anlamına gelen atlik eki -lı da eklenerek hancılı oluşmuştur. Hancılı söylenmesindeki zorluk nedeniyle c sertleşip ç olmuş ve söylenişe de uygun olarak HANÇILI adı ortaya çıkmıştır. “Hançılı” adının oluşumu da köyün devecilikle uğraştığının bir göstergesidir. Ayrıca şimdi rahmetli olan büyüklerimizin önemli bir bölümü de köyün deveci köyü olduğunu, binalarda mutlaka koca koca evlikler ve develikler bulunduğunu, taşıma ve nakliye işinin develerle yapıldığını anlatırlardı. Yine Maymadar özünden gelen ailelerin de develelerin ayağına çamur bulaştığından, sineğin çok olduğundan dolayı göç ettiklerini ve böylece şimdiki araziye yerleşiklerini biliyoruz. Aslında deveciklik çok önmeli bir türkmen geleneğidir. Türkmenler genellikle havadar yerlerde _yaylalada_, sinekten kaçarak, hayvancılıkla uğraşıp geçimlerini sağlamışlardır. İşte tüm bu kanıtlar köyün devecikle uğraşan bir köy olduğunu doğrulayan delillerdir.
Köyün kurucusu iki ailedir.
Bunlardan biri Orta Asya’ dan çıkıp Malatya üzerinden tahmini 1402 Ankara Savaşı sırasında Timur’ un askerleri olarak gelip daha sona Hançılı’ ya yerleşen ve öz Türkmen olan köyün en kalabalık sülalesi (tamini 100 hane) EMİRHÜSEYİNOĞULLARI, diğeri ise Samsun üzerinden geldiği sanılan ABDULLAHKAHYAOĞULLARI’(bunlar kim? -Kımışlar-) dır.
Her iki aileye daha sonra Maymadar özünden gelerek yerleşen Kel Bırralar, Memişler ve Çakallar (Maymadara Eskişehir Yeşilyurt köyünden geldikleri söylenir) , Bucular, Pıralar eklenmiştir. Encikler ile birlikte Atterlerin(?) Çayobadan geldikleri sanılmaktadır.
Zamanında köyümüz halkından önemli bir genç Çanakkale Savaşına katılmış ve önemli sayıda şehit vermiştir. Kel aga (Hüseyin TÜRKMEN) 1. Dünya Savaşına katılmış uzun süre Rusya’ da esir kalmıştır. Yine köyümüz halkından Bektaş ağa (Bucuların Bektaş _Doğan_ da 1. Dünya Savaşına katılmıştır. Köyümüz sakini Yusuf Çavuş (Yusuf Türkmen) ise Kore Savaşına ise katılan tek kişidir.

Kültür

Köyümüz ALEVİ, Bektaşi köyüdür. Alevi geleneğine göre Garip Musa ocağına bağlıdır. Yani köyün piri Garip Musa, mürşidi ise Hıdır Abdallardır. Bu anlamda köyde Garip Musa ocağına bağlı dedeler, Rehberler (Emirhüseyinoğuları), talipler oturmaktadır. Köyde her yıl cem yapılmaktadır.
Köyümüzde eskiden beri yerel düzeyde ve yergi türünde şiirler yazan, türküler söyleyen üstatlar(Molla Yusuf, Aşık Hüseyin, Aşık Arif, Seyit Tamer,yeni kuşak Mustafa Yıldırım, Ali Yıldırım,Ali İpekli, Leyla Akgül, Yusuf Akgül, Yusuf İpekli) varolagelmiştir (Bu durum Alevi-Bektaşi geleneğinin de bir anlamda gereğidir). Almanya’ da yaşamını sürdüren Haydar Avcı’ nın (pıraların ibrahim avcının büyük oğlu)halk bilimi ile ilgili araştırma ve incelemeleri mevcut olup bu inceleme ve araştırmalar bir kaç seri olarak kitaplaştırılmıştır. Haydar AVCI’nin yayinlarda kullandigi isim “Ali Haydar AVCI”dir. Bugüne dek bu adla 14 (on dört) kitabi yayinlanmistir. Son cikan kitaplarindan bazilari: “OSMANLI GiZLi TARiHiNDE PiR SULTAN ABDAL ve Bütün Deyisleri, nokta kitap yayini, Istanbul 2006, büyük boy 880 sayfa.; Zeybeklik ve Zeybekler Tarihi, E Yayinlari, Istanbul 2004, Atcali Kel Mehmet Isyani-Aydin Ihtilali-1829, E Yayinlari, Istanbul 2004, Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler, Cumhuriyet Kitaplar Yayini, Istanbul 2004, 4 (Dört) Cilt “Halkbilimi Arastirmalari, E Yayinlari, Istanbul 2003-2004. Köroglu Ayaklanmasi, Ortadogu Yayini, Almanya. Zeybeklik ve Zeybekler - Bir Baskaldiri Geleneginin Toplumsal ve Kültürel Boyutlari, Anadolu Verlag, Almanya. Kalender Celebi Isyani, Allevi Akademisi Yayini, Almanya. Halkbilimi Konulari ve Arastirma Yöntemleri, Berhem Yayinlari, Ankara. v.s. Ayrica Ali Haydar AVCI’nin Türkiye ve Avrupa’da yayinlanan belli basli bilimsel dergi, yillik ve armaganlarda yüzü askin uzun arastirmasi yayinlanmistir. Bu calismalarla ilgili cesitli yazar, bilimadami ve arastirmacilar tarafindan yapilan degerlendirmeler internet sayfalarindan izlenebilir.
Bunun dışında Yusuf İPEKLİ’ nin şiirleri “Çığlığa Çağrı” adlı bir kitapta toplanmıştır. Yine Yusuf İPEKLİ’ nin eğitimle ilgili yazıları çeşitli meslek dergilerinde yer almıştır. Sosyal, siyasi, kültürel ve yaşamla ilgili diğer yazıları ise Kalecik Gazetesinde yer alan TAŞIN GEDİĞİ köşesinde haftalık yer almaktadır. Yine Hasan KURT Kalecik Gazetesinde haftalık siyasi ve sosyal içerikli yazılar yazmaktadır. Sabah gazetesinde ise her hafta Şehir Plancısı Erhan DEMİRDİZEN her perşembe yazılar yazmaktadır. Orijin Dersanesi sahibi Matematik Öğretmeni Haydar Ali İĞDELİ’ nin meslekle ilgili yazmış olduğu kitapları ve dergileri bulunmaktadır. Köyümüzde toyga aşı çok meşhurdur. Toyga aşı yayla çorbasının dene ile yapılmış olanıdır. Bunların dışında ayranlı aşımızda meşhurdur. Bulgur aşının yufka ekmeği üstüne dökülmesi ise yanında ayran ve kuzu (kuru soğan) olması halinde dillere destan damaklara ayrı bir tat olur.
Eskiden elbette Anadolu mozayğinde olduğu gibi bizim köyde de köy düğünleri neşeli ve eğleceliydi. Sağmen karşılamadan - kına gecesine, duvak açmadan - damat donatmaya kadar çok önemli ayrıntılar uygulanırdı. Koç koyurma başlı başına bir eğlenceydi. Bağ bozumu, ekin gavrama, düven sürme, tınaz savurma hele hele öküz gütme, yağmur duası daha başkaydı.
Sokularda dövülen, likte çekilen,sergide kurutulan bulgurun, da denenin de tatı da, yapımı da ayrı bir mutluluktu. Un öğütmek başlı başına bir uğraşıydı.
Köyümüzde inanışa da uygun olarak halaka biçiminde kadınlı erkekli oynanan çekilen karşılıklı türkü alma verme biçiminde oynanan calimen oyunu da her Hançılılının belleğinde ayrı bir yer tutar.
Hele hele CALİMENDE söylenen KABAK TÜRKÜSÜ yok mu…
Bizim köyde su kavgası olurdu sık sık. Sen sulayacaksın, ben sulayacağım tartışması hep sürdü gitti.
Hatta çok eskilerde (75 yaşındaki babam bile tanımıyor, sadece duyduğunu söylüyor) Eskişehir’ den bizim köye gelen birinin; “Ta ezelden su kavgası varıdı / Urganı alan Eldivan’ a yürüdü / Dura dura gara bağrım çürüdü / Bir gızını da alamadım Hançılı / Yıkıla da veran gala Hançılı” diyerek söylediği dörtlüğü hala dilden dile dolaşır durur.
Köyde bulunan soyadları; “Türkmen, Tamer, Avci, Tetik, Doğan, Demirdizen, Kılınç, Şahinoğlu, Erol, Kurt, Akal, Bektaş, İğdeli, Bağcıoğlu, İpekli, Kalkan, Akgül, Akgün, Yıldırım, Ünal,Kaya, Çakal, Bulut’ tur.
Köyde kullanılan lakaplardan abzıları; “geme, pati, karakelle, encik, kör seyit, çavuş, kımışlar, hannı, çöppe, aşık, titirek, kel, bucu, hotlamış, kavakali, topalali, kağnıcı, kuru, jenderme, gölük, barbar, çolak, eyye, molla, kazzık, katil, çini, malo, kara, maraşal, çönü, göbücük, ulaklı, böden, tomas, gacak…” tır.
Köyde sık kullanılan yöresel deyim, kavram ve sözcükler ise şunlardır: “çaylak: toy, acmi, çöne: çoban yardımcısı, cılga: keçi yolu, cuma ağşamı: perşembeyi cumaya bağlayan kutsal olduğuna inanılan akşam, cıba: yeni kırkılmış keçi, çörten:çoraklı damdan yağmur suyunu akıtan (boşaltan) ağaçtan oyulmuş oluk, maymıkı: ara sıra, marisem: sandığımızın dışında, pöslük: hayvan dışkısının atıldığı yer, fışkılık, çöbre: şırası alınmış üzüm posası, diş: rüya, kelaazzz: anlayasın ki manasında bir deyim, çıka: katıksız, sade, pinnik: ilkel şartlarda yapılmış, eğreti, küçük kümes, culu: hindi, çıngı: köz ateşin sağa sola ıçrayacak kadar küçük olanı, bıldır: geçen yıl, gaylı, galan: bundan böyle, bundan sonra, bibi: hala, emmi: amca, bayak: az önce, mayalı: bazlama, yuka: 1-yufka ekmek, 2- (da) yüzeyde, derinde değil, 3- dipsiz, eğreti, gayım: güçlü, kuvvetli, sağlam, bıyıl: bu yıl, helke: içine su konulan bakırdan yapılmış kap, cingil: helkeden küçük genellikle içine süt konulan, inek sağmada kullanılan, küçük helke, bakraç, bakır kap, hereni: bakırdan yapılmış, büyük kazan, alaf: alev, şıvgın: sert, rüzgar eşliğinde, şapır şapır yağ yağmur, ötağan: daha yakın zamanda, ziyarmak: mızımak, mızıkcılık yapmak, desleme: sezdirme, verme, haberi olmasın, ellaham: herhalde, sanırım, avurt: ağız içi, şişirilmiş ağız içi ve damağı, boyunduruk: kağnıyaöküz koşmak için kullanılan ağaçtan yapılmış ve öküzlerin boynuna takılan düzenek, zelve: boğunduruğa öküz bağlamak için boyundurua her öküz için iki tane olan, öküzün boynunun aralarında kaldığı, alt kısmının ise ipla bağlandığı düzenek, fışkı: hayvan pisliği, kürtün: kar yığını, eşek oturmalığı, çıkım: tarlada kavrama (orakla ekin biçme) yaparken, bağ bellerken kısa vadede bitirilmek üzerebelirlenen hedef,kavrama: orakla ekin biçme işi, garık: fasulye, domates, satatalık ekimi yapılan ve kolay sulanmak için çevrilen 1 m2, 1,5 m2 ik alan, gırıtmak: nazlı nazlı, işveli, cilveli duruş, arık: zayıf, börtme: haşlama, hilletli: hastalıklı, tök: kendini beğenmiş, somurtkan, çirk: kurumuş hayvan pisliği, cimbil: burundan akan sümük, hedik: yaş, kaynatılmış bulgur, büzzük: kabaca kadının cinsel organı, büzzüğünü …….. (Rahmetli Veli Abıcanın deyimiyle), kürük: yarık, çekik kulaklı, saçı toplanmış, dıbız: anüs, .öt, gümele: çalılarla bağ başlarına yapılmış gölgelik, bekleme yeri, toyga: deneyle pişirilmiş yayla çorbası, eccik: azıcık, çok az, çömek: saban, pulluk vb biriken çamur sıyırmak için kullanılan demir, gölbez: biryaşına değmemiş, yavru köpek, gölbek: içi su dolu çukur, köp: kağnın bir bölümü, mahassimemek: dikkate almamak, yağarnı: sırt, sölpük: solgun, perağanti: büyük, asil ağanın sürüsünün yanında üçer beşer katılan davar katma işi, katkıntı, kürnek: sıcakta davarın birbirnegirmesi, arkaç: davarın yattığı yer, ginarlık: evi giriş kısmı, soyka: sevmediği, başkası, evcek: hep birden toptan, cilliye: tamamen, ciddai: çok az, yağlık, köynek: iç çamaşırı, sümsük: o dağalden, habersiz, kendi kendin, sumsuk: yumruk, pürçüklü: havuç, gıfak: küçükbaş hayvanların kurumuş dışkısı, kömbe: çörek, gıhıç: çok küük, çağal: kisli toprak, enik: çok küçük köpe yavrusu, çil: ağacın yan kökü, hülep: usta, cılk: bayat yumurta, çıkla: sade, yavan, gerez: iyi, guynu: kötü, yaramaz, zahar: sanırım, sürküçlü: kirli, paspal, keşke: arzu etme, sıncıkma: ……, malamat: rezil, sablıcan: amansız dert, sunsurma: nazlanma, keyfeni: büyük organizelerde yemek pişiren, malak: kavrulmuş unun pekmez ile katılarak pşirilmesi, genne: zamanı geldi manasında deyim, tırıvıı: iş yok, desle: ver, gezinağzı: kötü, mırakkas: masus, kötü niyele,harik: tabanına basılan eskimiş ayakkabı, lastik, şivtik: göz çapağı, höbermek: aniden saldırganlaşmak, höykürmek: sesli sesli ağlamak, şörk: ağızan dudağa aşağı akan tükürük, süyüm: bir parça (iplik), mahaldak: kimsesiz, yapayalnız, şorkut: acayip, cımbıldamak: zenginlikten vb şımarmak, afra tafra yapmak, zonzon: arı, tüğmek: sessiz sakin uzaklaşmak, kaçmak, duşga: kabaca kadının cinsel organı, glbızlanmak: dolanmak, yıvga: heves, sinir, bozulma, goğdurmak: koşturmk, kösülmek: bir kıyıya pısmak, hapaz: avuç, gırna: yaman, döğüşçü, küsüç: çiğdem kazmak için kullanılan ucu sivri sopa, kerme: hayvan pisliğinin belirli düzenekle kurutulmasıyla elde edilen yakacak, yapma: hayvan pisliğinin duvara yapıştırılarak rasgele kurutulmasıyla eld edilen yakacak, okuntu: davetiye, mehessime: önem, değer verme, hrkil: buğday ambarı, evlik: byük oda, öğendere: öküzleri sürmek, uyarmak için kullanılan ucu sivri, iğneli uzun değnek, nodul: öğendere ucundaki sivri çivi, kişkirme: köpkleri birbirine takıştırma, gırfacan: ufltmak, kırıp geçirme, ötürmek: ishal olmak, ayakgıltı: yatağın ayak tarafı, ganılık: akıllı, yanaşan, galık: evde kalmış, başgıltı: yatağın baş tarafı, tuyamıya el yordamıyla, görüp düşünmeden, meccane: bedava, öndüç: ödünç, tavatır: mükemmel, ala,iyi, acer: yeni, ağnanmak: yatıp yuvlanmak, alengirli: akla mantığa gelmez biçimde, gülünççe, abap: giysi, biçala: belli belirsiz, cıncık: cam, çiğit: ufak, ham,eci: annaanne, elevay: beceriksiz, sası: ekşimtrak, tatsız, yılık: şaşı, avanak, çömçe: kepçe, evrağaç: saç üstünde yufka ekmek pişirmek(evirmek) için kullanılan ince, 1 m boyunda sopa, gıpti: cimri, oğrun: gizli, şarpı: eşarp, töhmelemek: fazla yemek yemeden dolayı perişan olmak, hastalanmak, yumuş: hizmet talep etmek, zahmarı: zemheri, zarta: yalan, yanlış, attanaşşa: aşağıya doğru, badak: bir yumurtası (testisi) olmayan teke, koç, boğa, erkek, cerge: damlarda ağaç ile çorak arasına dizilen ince, budaklı dal parçası, çepel: kirli, sözünün ehli olmayan, çerçi: at ile seyyar satıcılık yapan, abur cubur satan, çöğdürmek: işemek, ellik: eldiven, essah: sahiden, firek: kapıların yüzüne akılan kilit ve onun açacağı, galesör: römork, garipsemek: özlemek, guluç: kas tutulması, babal: vebal, ısmarıç: sipariş, ilayık: hak etti, mahana: bahane, mapis: tutuklu, hapiste, melefe: yorgn yüzü, mısmıl: temiz, mındar değil, öğülcümek: kusmaya çalışmak, öğsürmek: öksürmek, sıracalı: maraz, uğunmak: çok kötü olmak, çok üzülmek, için içi ağlamak, tevellit: doğum tarihi, kafa kağıdı: nüfus cüzdanı, tıngır: tenekeden yapılmış, içinde çamaşır yıkanılan, büyük tava, tosbağa: kaplumbağa…. ” Beddualar ise: “Baba yiyesice, geberesice, altı üstüne gelesice, gözü bakasıca, boynu altına gelesice, dili durasıca, südüklüğü durasıca, kefene gelesice, eli ayağı tutulasıca, cehenneme gidesice, zıkkım yiyesce, zıkkımın dibi, babanın dibi, gursağında galasıca, tökecimek: tökezlemek …” biçimindedir.
Köyde bulunan türbelere gelince; “Erduran dede türbesi: Eldivan olarak bilinir. Adağı çırağı olanlar, başı, gözü sadakasına buraya dört ayaklı kurban keserler. Ziyaret: Ziyarat denir. Yağmur duası için burya çıkılır. Genellikle Cebrail de denilen ik, ayaklı hayvanlar kurban edilir. Gelin türbesi, köye girişte harmanların sol üst kısmında bulunur. Eskiden gelinler buraya getirilir ve buranın etrafı dolaştırılırdı. Şimdi pek önemi kalmadı. Yahya Dede türbesi: Şabanözü Kutluşar köyü sınırları içinde yer alır. Aslen Şabanözü Mart köyünden olanRahmetli Yahya Dedenin mezarının da yer aldığı türbedir. Dört kurban kesilir. Ardıç: Buraya çok ağlayan çocukların ağlamasının keilmesi için Cebrail kurban edilirdi.”
Köyün batıl inanışları ise; “Akşamları dikiş dikmek (elektrik olmadığı için iğnenin ele batmasını önlemek için), akşamları aynaya bakmak gene elektrik olmaması nedeniyle, aynayabaşka gölgeler dşmesi ve bo yolla kişinin kendini çirkin ya da bet _kötü_ görmesi yüzünden), gece kaş altından veya aralıktan geçmek (karanlık nedeniyle ayak tökeçimesi sonucu düşme, karanlıktab korkmayı önlemek için), akşamları tırnak kesmek (derin kesip ayağın kanamasını, acımasını vb önlemek için), garanışmaya yakın kül dökmek (külün içinde olabilecek cıngı parçalarının gece, millet uykudayken tutuşması ve olası meydana gelecek yagınları önlemek için) , cuma akşamı kızların çeyiz yapması, köpek uluması (evden ölü çıkacağına inanlır), kara kedi besleme (uğursuzluk sayılır), baykuşun evlerde ötmesi (evin ileri geleninin, gıymatlısının öleceğine inanılır) eşiğe oturma (eşikte masumpeklerin yattığına olan inanç vardır, buraya oturmak onların mezarına oturma ile eş anlamlı olarak algılanması ve bu yolla köye dolu yağacağı, sel geleceği inanışı vardır ancak asl neden eşik herkesin gelip geçtiği yerdir. buradan kişiler sıcak su malzeme, yemek, odun… götürürler. bunları eşikten geçirilmei sırasında düşebilecek, dökülebilecek, devrilebilecek vs olması nedeniyle ortaya çıkabilecek kazaları önlemek içindir) , lohusalıkta 40 gün evde başka bir lohusanın bulunması, bu lohusanın evin önünden geçmesi” olarak sıralanbilir.

Coğrafya

Ankara iline 97 km, Kalecik ilçesine 46 km uzaklıktadır. Köyümüz Ankara’ nın son köyüdür. Doğusunda Çankırı Eldivan’ a bağlı Hisarcık köyü, batısında Ankara Kalecik’ e bağlı Demirtaş köyü, kuzeyinde Çankırı Şabanözü’ ne bağlı Mart Köyü, güneyinde Ankara Kalecik’ e bağlı Yurtyenice Köyü, güneybatısında Ankara Kalecik’ e bağlı Karatepe Köyü yer alır. Köyde baraj gölü yoktur. Sevranlıda yer alan iki birikiniti, harmanlardaki hacca bibinin gölü ve yazıdaki kuru göl köyün gölcükleridir. Köyde karaçallık, boruklugüey, gölünbaşı, zıyarat, yelliyayla, yazı, sekitarla, arkaç, acıalma, karatarla, çorak, karatepe, attepe, attepeninaltı, kurukçukuru, terme, harmanlar, topaktaş, çukurtarla, kölek, kamışlı, kömbeci, dereçayır, karabayır, eskiköy, deretarla, tepetarla, kayıklık, çinçinpuneri, bükümbayır, kumlak, arpalık, kumbağlar, yenioluk, bungüldek, pamuklağ, nonutlağ, dedeoğlu, yurtyeri ise belli başlı mevkilerdir.

İklim

Köyün iklimi karasal iklimin etki alanı içerisindedir.
Kışın buyulacak kadar soğuk olur. Çok kar yağar. Ayazı meşhurdur. Yazın yakıcı, kavurucu sıcak olur. Baharlar ılımandır. Gündüz mevsim şartlarında iken özellikle kış ve sonbaharda öyle rüzgâr olur ki bozurtudan evde barkta durulmaz. Yağış özellikle yağmur oldukça az görülür.
Karakaya çevresindeki üç beş meşeyi saymazsak orman yoktur. Kavak, söğüt o kadar… Yavşan, keven ise istemediğin, aramadığın kadar çoktur.

Nüfus

Yıllara göre köy nüfus verileri
2007
2000 59
1997 51

Nüfus deyince mutlaka göçe de değinmek gerekir. Bizim köy her ne kadar ben deve görmedim deniyorsa da deveci köyüdür. Bunu her aklı başında Hançılılı da çok iyi bilir. Devecilerin geçim kaynakları da sınılıdır. İş alanı da oldukça sınırlı kalmıştır. Çankırı marasından tuz getirenler hiç de az değildir. İşte bu nedenle bizim köy çok az göç almış, ancak çoğunlukla göç vermiş bir köydür.
Hançılı’ ya dedeler Çubuk Sarıkoz’ dan gelmişlerdir (Geçim sıkıntısına düşen dedeleri taliplerinin özellikle Irahber (rehber) de olan EMİRHÜSEYİNOĞULLARInın getirdiği söylenir.). Ayrıca Çayoba köyünden bir hane göç alınmıştır. Köyün bir bölüğü de maymadardan gelmiştir.
Köyümüz Kalecik Karatepe, Yüzbey, Elmapınar, Afşar köylerine Sulakyurt Kıyıkavurgalı, Çayoba, Akkuyu köylerine ve Eskişehir’ in Karatepe, Yeşilyurt ve Yahnikapan köylerine göç vermiş tir. Bunun yaninda Avrupa da yogun bir nufus vardir.

Ekonomi

Köyün ekonomisi tarım, ticaret (canlı hayvan alım satımı _celepcilik_) ve hayvancılığa dayalıydı.
Ancak şimdi bir miktar tarıma dayalıdır. Hançılı aslında tipik bir Anadou köyüdür. Genci yoktur. Köy nüfusu yaşlanmıştır. Yazın bir miktar çoğan köy kışın boşalmaktadır.
Köy halkının büyük bir çoğunluğu ya memur, Bağkur ya da SSK emeklisi ya da emekli sandığın çalışanıdır.
Köyde ilki rahmetli eğitmen Abidin KILINÇ olmak üzere, 90 civarında öğretmen vardır.
İkinci kuşak eğitimciler; Ali DEMİRDİZEN, Mehmet DEMİRDİZEN, Mustafa BULUT olarak sayılabilir.
Üçüncü kuşak öğretmenler; Yusuf DEMİRDİZEN, Mustafa - İsmet YILDIRIM, Ali - Sevim BAĞCIOĞLU, Ahmet - Döne DEMİRDİZEN’ dir.
Dördüncü kuşak olanlar; Müslüm DEMİRDİZEN, Hüseyin - Necla TÜRKMEN, Muharrem İĞDELİ, Hasan - Kevser DOĞAN’ dır.
Beşinci kuşak; Haydar TÜRKMEN, Mehmet - Latife DEMİRDİZEN, Haydar - ? TAMER, Hasan AKGÜL’ dür.
Altıncı kuşakta; Ali YILDIRIM, Zeki DOĞAN, Hasan KURT, Yusuf İPEKLİ, Mehmet Ali DEMİRDİZEN yer alır.
Öğretmenlerin bir bölümü ise sadece öğretmen olmuş (Mehmet Ali TAMER, Yusuf KALKAN, Levent TAMER-rahmetli-…) ancak başka kurumlarda çalıştıkları için öğretmenlik yapmamışlardır.
Daha gençler ise 7, 8 ve 9 kuşak olarak sıralanıp gider.
Bankacılıkta ilk olma özelliği Haydar DOĞAN’ dadır.
Epey doktoru olan köyde bu işin piri Dr. Hüseyin DEMİRDİZEN’ dir.
Mühendislerde ise ilk olma özelliği İsmet AKGÜL’ e aittir.
Köyümüzde hukukçu avukat Yuksel Tamer hollanda da yasar Bir kaç polis var olup subay ve astsubay yok denecek kadar azdır.
İrfan Yıldırım bilgisayar işiyle uğraşır.
Cengiz Türkmen ve Yüksel Türkmen emlak işi yaparlar. Metematik Öğretmeni olan Haydar Ali İğdeli Orijin Dersanesinin sahibi olup, Ergün Akgül ve İsmet Akgül’ ün inşaat mühendisliği ile ilgili ayrı ayrı işletmeleri vardır. Haydar Avcı, Celalettin Avcı ve Bektaş Avcı ise muhasebe, inşaat ve diğer tahahhüt işleri mevcuttur.
Köy halkının bir kısmı Almanya’ da işçi olarak çalışmaktadır, bir kısmı ise Almanya’ dan dönüş yapmıştır.

Muhtarlık

Yerleşim yerinin tüzel kişilik olması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.
Köyün şimdiki muhtaru bu görevi 1986 yılından beri sürdüren Mustafa İPEKLİ’ dir. Mustafa İPEKLİ; rahmetli muhtar Ali YILDIRIM’ ın vefatından sonra bu görevi devralmış 5 dönemdir muhtarlığı sürdürmektedir.
Köyümüzde muhtarlık yapanlar ise şöyle sıralanabilir: “Yusuf İPEKLİ (Molla Yusuf), Mustafa TÜRKMEN (Molla Mustafa), Mehmet YILDIRIM (Memet Çavuş), Ali TÜRKMEN (Kırali), Süleyman KALKAN (Sülo), Mehmet AVCI, Ahmet DEMİRDİZEN (Kara Ahmet), Zeynel KILINÇ (Hotlamış), Mustafa DEMİRDİZEN (Pati), Yusuf TAMER (Mareşal), Seyit TAMER (Kör Seyit), Ali YILDIRIM (Kavak Ali), Mustafa İPEKLİ (Topal Mustafa), Mehmet DOĞAN (Vekaleten), Haydar AKGÜL (Vekaleten), Satılmış KALKAN (Vekaleten)”
Köyde birkaç sefer dernek, kooperatif s denemesi yapılmıştır. Çok önceleri kurulmuş bulunan kooperatif bir arsa bile almış olmasına rağmen sa sürede kendi kendine fesh olmuştur. Daha sonra kurulan dernek de malesef yaşatılamamıştır. 2004 Aralık yılında kurulan dernek ise halen yaşamaktadır.Derneğin Kurucular, Ali DEMİRDİZEN, Mustafa YILDIRIM, Haydar DOĞAN, Yusuf İPEKLİ, Gülcan KALKAN, Başer KILINÇ, Cengiz TÜRKMEN, Mehmetali DEMİRDİZEN, İrfan YILDIRIM dır. İlk Yönetim Kurulu; Ali DEMİRDİZEN, Mustafa YILDIRIM, Haydar DOĞAN, Başer KILINÇ, Gülcan KALKAN’ dan oluşmuştur. Daha sonra yapılan genel kurulda ise Ali DEMİRDİZEN, Mustafa YILDIRIM, Haydar DOĞAN,Yusuf İPEKLİ ve Aynur KILINÇ yönetim kuruluna; Ali AKGÜL, Haydar İĞDELİ ve Hüseyin TÜRKMEN denetim kuruluna seçilmiştir. Halen bu kurullar görev başında olup derneğin üyesayısı 100 civarıdadır.

Altyapı bilgileri

Köyde İlköğretim okulu var olup okul yıllardır kapaıdır. Köyde öğretmenlik yapanları şöyle sıralanabilir: “Abidin KILINÇ (eğitmen, rahmetli), Hasan ERGÜRHAN (yedek subay öğretmen), Haydar KURTElmapınar köyünden, emekli, çiftçilik yapar), Bektaş ÇAKIR (Afşarlı, İlköğretim Müfettişliğnden emekli, Bursa’ da yaşar), Ali DEMİRDİZEN (Hançılılı, emekli, uzun süre okul müdürlüğü yaptı), Sakine ZEYBEK (Maraşlı, eşi trafik polisi idi, eşi trafik kazasından vefat etti, Samsun’ da yaşadığı duyuldu) , Azize ATİLLA (emekli, Ankara’ da yaşar), Yusuf DEMİRDİZEN (Hançılılı, halen Ankara’ da ilköğretim Müfettişi), Necla TÜRKMEN (Çorumlu, Hüseyin Türkmen’ in eşi, emekli), Yeter AYTEN (Elmapınarlı, Ankara’ da yaşar)’ dir. Köyde iki adet çeşme vardır. Bu çeşmeler 1950 yılında yapılmıştır. Ayrıca köyümüzde şebeke suyu da mevcuttur. Kanalizasyon şebekesi yoktur. PTT şubesi ve ptt acentesi yoktur. Ancak köyde telefon vardır. Köyde sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik sorunu yoktu.

Posted by admin in Uncategorized

Cemal Taluğ

November 19, 2008 3:18 pm

Prof. Dr. Cemal Taluğ Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Politikası ve Yayım bölümü dekanıdır. 1948 Ödemiş doğumludur.

  • TEMA Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi (2003- )
  • TED Türk Eğitim Derneği Bilim Kurulu Üyeliği (1993-1998)
  • Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Yakın Doğu Bölge Başkanlığı adına TCDC sözleşmeleri ile tarımsal eğitim ve yayım konularında çeşitli uluslararası toplantılar düzenleme ve çağrılı bildiri sunma. (1993-1997)
  • Avrupa Birliği MED-CAMPUS Proje Liderliği: (1995) Rural Extension Network Project CO48, (1996) Rural Extension for Sustainable Agriculture and Environmental Management.
  • TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Hizmet Ödülü. (1985)
  • TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanlığı (1977-1978)
Posted by admin in Uncategorized

Margaret Thatcher

November 19, 2008 2:25 pm

Margaret Hilda Thatcher (okunuşu: Margırıt Hilda Tetçır, Barones-) (d. 13 Ekim 1925 Grantham, Lincolnshire, İngiltere), Demir Leydi lakabıyla da tanınan İngiliz siyasetçi, eski başbakan. Yakın tarihte İngiltere’yi en çok etkileyen kişilerden oldu. Hem büyük destek gördü, hem de ciddi bir muhalefetle karşılaştı.

Gençlik dönemi

Margaret Hilda Roberts, Doğu İngiltere’deki Grantham kasabasında doğdu. Babası Alfred Roberts manavdı, aynı zamanda yerel siyasette aktifti ve Metodist kiliselerinde vaaz veriyordu. Margaret da inançlı bir Metodist Hıristiyan oldu. Eğitim hayatı başarılı geçti. Oxford Üniversitesi’ne bağlı Somerville Koleji’nde kimya okudu. 1946′da Oxford Üniversitesi Muhafazakârlar Derneği Başkanı seçildi. Mezun olduktan sonra kimya sektöründe çalıştı. Dondurmanın erimeden saklanmasını sağlayan teknolojiyi geliştiren ekibin üyesiydi.

1950-1970 arası siyasi kariyer

1950 ve 1951 seçimlerine Muhafazakâr Parti’nin en genç adayı olarak katıldı, İşçi Partisi’ne karşı bu partinin kalelerinden Dartford’da mücadele etti. Siyasi çalışmaları sırasında tanıştığı Sir Denis Thatcher ile 1951′de evlendi. Zengin bir işadamı olan Denis Thatcher, eşinin çalışmalarını mali olarak destekledi. 1953 yılında ikiz çocukları oldu, aynı yıl Thatcher vergi hukuku uzmanı olarak baroya girdi.

Thatcher, Muhafazakâr Parti’nin kalelerinden birinde aday olmak için çaba gösterdi. Birkaç kez reddedilmesinin ardından, 1959 seçimlerinde Finchley’den aday oldu ve Avam Kamarası’na seçildi. Parlamentodaki ilk konuşmasında sıradışı olarak yerel meclislerin toplantılarını halka açık yapması için çağrıda bulundu, bu teklif daha sonra kanunlaştı. 1961′de Partisine karşı çıkarak sopanın bir ceza aracı olarak kullanılmasının kaldırılması için oy verdi. Erkek eşcinselliğinin suç olmaktan çıkarılmasını savunan az sayıdaki Muhafazakâr Parti milletvekilinden biriydi. Kürtaja izin verilmesi yönünde oy kullandı. Öte yandan, idam cezasının kaldırılmasına karşıydı ve boşanmanın kolaylaştırılması için getirilen teklife karşı oy verdi. 1966′da İşçi Partisi’nin vergi siyasetine karşı yaptığı başarılı konuşmada, bu siyasetin “sadece sosyalizme değil, komünizme doğru atılan adımlar” olduğunu öne sürdü. 1967′deki gölge hükümette yakıttan, ulaştırmadan ve nihayet eğitimden sorumlu bakan oldu.

Heath kabinesinde

Muhafazakâr Parti 1970 seçimlerini kazanınca, Thatcher, Heath kabinesinde Eğitim ve Bilim Bakanı oldu. Bakanlığının ilk aylarında, bütçe kısıntısı yapmak zorunda kaldı ve yedi ila onbir yaşındaki çocuklara verilen bedava süt dağıtımını kaldırdı. (İşçi Partisi, bu dağıtımı ortaokullar için daha önce kaldırmıştı). Bu nedenle halk arasında “süt hırsızı” olarak anılmaya başlandı ve protestolarla karşılaştı. Yakın zamanda açıklanan bakanlar kurulu tutanaklarına göre, Thatcher bütçe kısıntısına karşı çıkmış, ancak çoğunluğun kesintiden yana oy kullanması üzerine uyumu bozmamak için diğer bakanların kararını uygulamak zorunda kalmıştı. [1]

Thatcher, bakanlığı döneminde “solcu” olarak nitelenebilecek bir kararla sınavlı ortaokulların kaldırılması, eşit eğitim veren liselerin yaygınlaşması için çalıştı. Ayrıca İngiltere’de açık öğretim yapan ve tasarruf amacıyla kapatılması düşünülen Açık Üniversite (Open University)’yi kapanmaktan kurtardı. Thatcher, bunun genç yaşta üniversite eğitimi fırsatını kaçırmış fakat kendisini geliştimek isteyen yetişkinler için ucuz bir imkân olduğunu düşünüyordu.

Muhafazakâr Parti’nin 1974′teki yenilgisinden sonra yine gölge kabineye atandı, bu kez Çevre Bakanı oldu. Bu konumdayken, yerel yönetimlere gelir sağlayan oransal vergi sistemini kaldırıp kelle vergisine geçişi savunan siyasetini oluşturmaya başladı. Bu siyaset, Muhafazakâr Parti’de çok yandaş toplayacaktı.

Heath hükümetinin mali politikalarda ipin ucunu kaçırdığını savunan Sir Keith Joseph’i destekledi. Heath’in 1974′te ikinci kez seçim kaybetmesi üzerine, Joseph ona karşı aday olmaya karar verdi, fakat sonra vazgeçti. Bunun üzerine Thatcher, Heath’a rakip olmaya karar verdi ve Muhafazakâr Parti Başkanlığına adaylığını koydu. İlk turda beklenmedik şekilde Heath’tan fazla oy alan Thatcher, 11 Şubat 1975′te yapılan ikinci turda gerekli oy çoğunluğunu sağlayarak başkan oldu. Heath’ın kendisine selef olarak seçtiği William Whitelaw’ı başkan yardımcılığına getirdi.

Muhalefet lideri

19 Ocak 1976′daki bir konuşmasında Sovyetler Birliği’ne ağır eleştiriler getirdi:

“Ruslar dünya hâkimiyeti peşinde ve tarihin tanıdığı en yayılmacı devlet olabilmek için gerekli tüm imkânları hızla topluyor. Sovyet politbürosundaki adamlar kamuoyunun ne düşündüğüyle ilgilenmek zorunda değil. Silahları tereyağının önüne koyuyorlar, bizse hemen her şeyi silahların önüne koyuyoruz.”

Buna cevap olarak Sovyet Savunma Bakanlığı gazetesi Krasnaya Zvezda (Kızıl Yıldız), Thatcher’a “Demir Leydi” lakabını taktı. Lakap, kısa zamanda Moskova Radyosu tarafından tüm dünyaya yayıldı. Thatcher bu lakabı çok sevdi ve boyun eğmez - kararından dönmez kişiliğinin simgesi olarak benimsedi.

Kurduğu gölge kabinede Heath taraftarlarına da yer verdi ve Muhafazakâr Parti içindeki farklı görüşlerin temsil edilmesine gayret etti. Monetarist maliye görüşlerini Parti’ye kabul ettirmek için dikkatli davranmak zorundaydı. Heath hükümetinin ademi merkeziyetçi İskoçya siyasetine son verdi. Ocak 1978′de Granada Televizyonu’na verdiği bir mülakatta “insanlar bu ülkenin başka bir kültürün insanları tarafından işgal edileceğinden ciddi endişe duyuyor” demesi, kamuoyunda tartışma başlattı. [2] %43 seviyesindeki Muhafazakâr Parti halk desteği, mülakattan hemen sonra %49′a fırladı. Bazı yorumcular, Thatcher’ın bu konuşmayla aşırı sağcı Britanya Ulusal Cephesi (British National Front) yandaşlarını Muhafazakâr Parti saflarına çektiğini öne sürdüler.

1979′daki genel seçimlerden önce yapılan anketler, çoğunluğun Muhafazakâr Parti’yi desteklemekle birlikte, İşçi Partisi başkanı James Callaghan’ın başbakan olmasını tercih ettiğini gösteriyordu. İşçi Partisi, 1978-79 kışında sanayi kesimindeki anlaşmazlıklar, grevler, yüksek işsizlik oranı ve kamu hizmetlerindeki gerilemeler nedeniyle yıprandı. Muhafazakârlar, “İşçi Partisi çalışmıyor” (bkz. [3]) gibi sloganlarla rekor düzeydeki işsizliği ve hükümetin işgücü pazarına aşırı müdahalesini eleştirdiler.

Callaghan hükümeti, güvenoyu alamaması üzerine 1979 ilkbaharında düştü. Genel seçimler sonucunda Muhafazakâr Parti Avam Kamarası’nda 43 sandalyelik bir çoğunluk yakaladı ve Margaret Thatcher başbakan seçildi.

1979 - 1983

Thatcher, İngiltere’nin ekonomik çöküşünü önleme ve devletin iktisattaki rolünü küçültme vaatleriyle 4 Mayıs 1979′da hükümeti kurdu. İngiliz bürokrasisinde hâkim olan görüşten etkilenerek, İngiltere’nin İmparatorluk günlerinden beri gerilemekte olan etkisini artırarak uluslararası ilişkilerde daha etkin olmasını ve liderliğe oynamasını istiyordu. 1980′de ABD başkanı olan Ronald Reagan ve (daha az ölçüde) 1984′te Kanada Başbakanı olan Brian Mulroney ile pek çok noktada benzeşiyordu. Muhafazakârlık anglosakson dünyasında baskın siyasi ideoloji haline gelmekteydi. 1983′te başbakan olan Turgut Özal da liberal muhafazakârlığı Türkiye’de uyguladı ve Thatcher’a benzer bir iktisadi siyaset yürüttü.

Mayıs 1980′de İrlanda Başbakanı Charles Haughey ile Kuzey İrlanda sorunu hakkında görüşmeden bir gün önce Avam Kamarası’nda “Kuzey İrlanda’nın anayasal sorunları sadece Kuzey İrlanda halkını, bu hükümeti, bu parlamentoyu ilgilendirir ve başka hiç kimseyi ilgilendirmez!” dedi.

1981′de Kuzey İrlanda’daki Maze hapishanesinde bulunan İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) ve İrlanda Ulusal Özgürlük Ordusu mahkûmları, beş yıl önce ellerinden alınan siyasi mahkûm konumunu tekrar kazanmak için açlık grevine başladılar. Thatcher önceleri “Suç suçtur, siyaset değil” diyerek mahkûmlarla uzlaşmayı reddetti. Ancak on mahkûmun ölümüyle grevin sona ermesinin ve kamuoyundaki huzursuzluğun giderek artmasının ardından siyasi mahkûmlara verilen bazı haklar yeniden tanındı.

Thatcher, diğer yandan önceki İşçi Partisi hükümetinin Kuzey İrlanda’nın güvenlik işlerini yerel güçlere bırakma anlamına gelen “Ulsterleştirme” siyasetini sürdürdü. Thatcher’a göre, İngiltereyle birliği savunan Kuzey İrlanda, IRA’ya karşı kendini savunmalıydı. Bu durum, İngiliz askerlerinin Kuzey İrlanda’da ölmesi sonucu kamuoyunda meydana gelen tepkileri ve ordunun üzerindeki yükü azaltacaktı.

İktisat alanında, Thatcher, faizleri artırıp para arzını düşürmeyi hedefleyerek işe başladı. Gelir üzerinden vergi almaktansa dolaylı vergiyi tercih ettiğinden, KDV oranlarını aniden %15′e çıkarttı, bunun sonucu olarak enflasyon da hızla arttı. Bu siyaset, özellikle otomotiv sektöründeki işletmeleri kötü etkilediğinden, işsizlik İşçi Partisi zamanındaki bir milyon kişi seviyesinden hızla iki milyon kişiye yükseldi.

Siyasiler Thatcher’ın bu siyasetten U dönüşü yapmasını beklerken, o 1980 parti kongresinde siyasetini savundu: “Nefesini tutup medyatik deyimiyle U dönüşü yapmamı bekleyenlere tek bir sözüm var: İsterseniz siz dönün, Leydi dönmeyecek.” Bu sözler 1981 bütçesiyle teyit edildi: 364 ünlü iktisatçıdan gelen açık mektupta dile getirilen endişelere rağmen, hükümet, durgunluğun tam ortasında vergi oranlarını artırıyordu. Ocak 1982′de enflasyon yeniden tek haneli rakamlara düştü ve faizler de düşürülmeye serbest bırakıldı. İşsizlik artmaya devam etti ve resmi rakam olan 3,6 milyona ulaştı -ki işsizlik tanımında yapılan değişiklik yüzünden resmi rakamların düşük olduğunu söyleyen yorumcular gerçek işsizliğin beş milyona ulaştığını tahmin ediyordu. Ancak Lord Tebbit, işsizlik sigortasından yararlanmak için çalıştığı halde kendisini işsiz gösteren kişiler yüzünden gerçek işsizliğin üç milyona bile ulaştığından şüphe ettiğini söyledi.

1983′te İngiltere’nin sanayi üretimi, 1978′deki düzeye göre %30 gerilemişti.

Bu esnada, Arjantin’de işbaşına gelen cunta yönetimi, ekonomik alanda yaşadığı sıkıntılar nedeniyle kaybettiği halk desteğini tekrar kazanmanın yollarını arıyordu. 2 Nisan 1982′de Arjantin, 1830′dan beri hak iddia ettiği Falkland (İspanyolca: Malvinas) adalarını işgal etti. Bu, II. Dünya Savaşı’ndan beri bir İngiliz toprağının ilk işgal edilişiydi. Birkaç gün içinde Thatcher, bir deniz filosunu adaları geri almak için gönderdi. Falkland Savaşı’nda İngiltere’nin başarılı olması, Thatcher’ın halk desteğini arttırdı.

Falkland Savaşı ve muhalefetin bölünmüşlüğü sayesinde, Muhafazakâr Parti Haziran 1983 seçimlerinden önemli bir çoğunluk sağlayarak çıktı. 1983 başlarında iktisatta görülen düzelme emareleri de Muhafazakârların başarısında rol oynadı. Bu, Thatcher’ın kariyerinde bir zirveydi.

1983 - 1987

Thatcher, sendikaların gücünü kırmaya kararlıydı, ama Heath hükümetinin aksine, bunu tek bir kanunla zorlamak yerine yavaş yavaş gerçekleştirmeyi tercih etti. Çeşitli sendikalar, Thatcher’ı yıpratmayı hedefleyen grevler düzenledi. Bunlardan en önemlisi, 1984-85′te Millî Madenciler Sendikası’nın düzenlediği grevdi. Thatcher, önceden kömür stoklayarak greve hazırlanmıştı, böylece 1972′dekinin aksine hiç elektrik kesintisi olmadı. Grev sırasında polisin uyguladığı yöntemler, insan hakları savunucularının tepkisini çekse de, grevci işçilerin greve katılmayanların çalışmasını önlemek için şiddet kullandığını gösteren fotoğrafların basında yer alması, kamuoyunun grevcilere karşı dönmesini sağladı. Madencilerin grevi bir yıl sürdü ve sendikalar herhangi bir kazanım elde etmeden grevi sona erdirmek zorunda kaldılar. Thatcher, bunun üzerine 15′i hariç tüm ocakları kapattı ve kalanları da 1984′te özelleştirdi.

Kaçakçıların, Birleşmiş Milletler’in silah ambargosu altındaki Güney Afrika Cumhuriyeti apartheid yönetimine İngiltere’den silah kaçırdığının ortaya çıkması üzerine, Thatcher, İngiltere’nin önemli yatırımları bulunan ve gitgide Birleşmiş Milletler’in iktisadi yaptırımlarıyla karşılaşma ihtimali artan bu ülkenin Başkanı P.W. Botha ve Dışişleri Bakanı Pik Botha’yı İngiltere’ye çağırdı. Thatcher, Botha’yı apartheid siyasetini sona erdirmesi, Nelson Mandela’yı serbest bırakması, siyahların özgürlüğünü savunanları kovuşturmaktan vazgeçmesi, komşu ülkelerdeki Afrika Ulusal Kongresi (ANC) üslerini bombalamaktan vazgeçmesi, Namibya’dan çekilmesi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına uyması konusunda uyardı. Ancak Botha bu uyarıları dikkate almadı. Haziran 1986′da Guardian gazetesine verdiği bir mülakatta Thatcher, Güney Afrika Cumhuriyeti’ne iktisadi yaptırım uygulamanın ahlaki olmadığını, zira bu yaptırımların milyonlarca siyahın işsiz kalmasına neden olacağını söyledi.

12 Ekim 1984 sabahı, 59. yaşgününden bir gün önce, Thatcher, Muhafazakâr Parti kongresi için kalmakta olduğu Brighton Oteli’ne IRA tarafından konulan bombanın patlamasından kıl payı kurtuldu. Patlamada beş kişi öldü. Thatcher, eğer banyoya girmesi biraz gecikmiş olmasaydı, patlamada zarar görecekti. [4] Thatcher’ın kongrenin ertesi gün programa uygun olarak toplanmasını istemesi ve bombacılara rağmen konuşmasını yapması, siyasi çevrelerde takdir topladı.

15 Kasım 1985′de, Thatcher, İrlanda Başbakanı Garret FitzGerald ile bu ülkeye ilk defa (tavsiye mahiyetinde de olsa) Kuzey İrlanda yönetiminde söz hakkı tanıyan Hillsborough Antlaşması’nı imzaladı. Antlaşma, Kuzey İrlanda’daki birlik taraftarlarınca öfkeyle karşılandı. Birlik yanlısı partiler parlamentodan toplu halde istifa ederek büyük çoğunluk sağladıkları erken seçimler yoluyla bir tür referandum yaptılar. Buna karşın, antlaşmayı iptal ettiremediler.

Thatcher’ın siyasi ve iktisadi felsefesi, serbest pazar ve girişimcilik üzerine kuruluydu. İktidara geldiğinde, deneysel mahiyette, küçük bir kamu işletmesini işçilerine satmış ve çok olumlu tepkiler almıştı. 1983 seçimlerinden sonra hükümet daha cesur hareket etti ve British Telecom’dan başlayarak 1940′lardan beri kamu mülkiyetinde olan pek çok büyük işletmeyi elden çıkarttı. Halkın yaygın bir kesimi satılan hisseleri aldı, ne var ki çoğu kişi kısa sürede kâr gerçekleştirmek için hisselerini sattı. Sol siyasetçilerin şiddetle karşı çıktığı özelleştirme politikası, Thatcherizm’le birlikte anılır oldu. Hisse senetlerinin tabana yayılması, bu politikaya destek verenler tarafından halk kapitalizmi olarak adlandırıldı.

Soğuk Savaşta Thatcher, Reagan’ın caydırma siyasetini destekledi. Bu, 1970′lerde Batı’nın yürüttüğü yumuşama siyasetine karşıttı ve yumuşamaya bağlı müttefiklerle sürtüşmeye neden oldu. Thatcher, ABD’nin nükleer cruise füzelerinin Britanya adalarında konuşlanmasına izin vererek Nükleer Silahsızlanma Hareketi’nin tepkisini çekti. Mamafih, reformist Sovyet lider Gorbaçov’un iktidara gelmesini olumlu karşılayan ilk Batılı lider de o oldu. Gorbaçov’un iktidara gelmesinden üç ay önce yapılan bir buluşma sonrasında, Thatcher, onun için “birlikte çalışabileceğimiz birisi” şeklinde yorum yaptı. Bu, Batılı güçlerin Sovyetler ile 1991′de bu ülkenin yıkılışına kadar tekrar bir yumuşama dönemine gireceğinin göstergesiyidi. Thatcher, Soğuk Savaş’ın sonucunu gördü ve onu destekleyenler, hem caydırma hem de yumuşama siyasetleriyle, Batı’nın kazandığı zaferde rolü olduğunu savundular.

1985′te Oxford Üniversitesi, eğitim bütçesinde kısıntı yapması nedeniyle, Oxford mezunu başbakanlara geleneksel olarak verilen fahri doktora unvanını kendisine vermeyi reddetti.

1986′da diğer Nato müttefiklerinin protestolarına karşın, ABD’nin İngiltere’deki üslerden Libya’yı bombalamasına destek verdi. Savunma alanında ABD ile işbirliği yapmayı tercih ettiğinden, İngiliz helikopter üreticisi Westland’ın İtalyan Augusta şirketi yerine ABD’li Sikorsky şirketiyle ortak olmasını sağladı. Augusta ile çoktan anlaşmış olan Savunma Bakanı Michael Haseltine, Thatcher’ın bu kararını ve yönetim tarzını protesto etmek için istifa etti. Haseltine, daha sonra da parti içinde Thatcher’la rekabet etti ve 1990′da iktidardan düşmesini sağlayanlardan biri oldu.

İkinci iktidarında Thatcher, iki önemli dış siyaset başarısına imza attı:

  • 1984′teki Çin ziyaretinde, Deng Şiaoping ile Çin-İngiliz Ortak Deklerasyonu’nu imzaladı. Buna göre, Çin, Hong Kong’a “Özel Yönetim Bölgesi” statüsü tanıyacak, 1 Haziran 1997′de yönetimini ele aldıktan sonra dahi “tek ülke, çift sistem” ilkesi gereğince elli yıl daha iktisadi durumunu değiştiremeyecekti.
  • Kasım 1979′da Dublin’de toplanan Avrupa Konseyi’nde, Thatcher, İngiltere’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) verdiklerinin aldıklarından çok daha fazla olduğunu iddia etmişti. Zirvede “Topluluktan veya başka herhangi birisinden para istemiyoruz. Sadece kendi paramızı geri istiyoruz.” demişti. Thatcher’ın savları kabul gördü ve Haziran 1984′te Fontainbleau Zirvesi’nde AET, İngiltere’nin katkılarıyla kazanımlarının arasındaki farkın %66’sını yıllık taksitler halinde iade etmeyi kabul etti. Bu antlaşma hala yürürlüktedir ve Avrupa Birliği üyeleri arasında zaman zaman tartışmalara neden olmaktadır.

1987 - 1990

İktisadi patlama ve İşçi Partisi’nin tek taraflı nükleer silahsızlanmayı savunması sonucu 1987 seçimlerini 102 sandalye farkla kazanan Thatcher, Lord Liverpool’dan beri en uzun süre görevde kalan ve Lord Palmerstone’dan beri ilk defa üç seçimi üst üste kazanan başbakan oldu. Daily Mirror, Guardian ve Independent dışındaki tüm İngiliz gazeteleri onu destekliyor, buna karşılık basın sekreterinden düzenli brifingler alıyordu. Tabloid gazeteler ona sevimli bir lakap takmıştı: “Maggie”. Rakipleriyse bu lakabı “Maggie dışarı!” şeklinde aleyhine bir slogana dönüştürdü. Sol çevrelerde kendisine duyulan tepki, dönemin bazı şarkılarına yansımıştı: Stand Down Margaret (Otur Aşağı Margaret, The Beat), Tramp the Dirt Down (Pisliği Ez, Elvis Costello), Margaret On The Guillotine (Margeret Giyotinde, Morrissey), Mother Knows Best (Anne En İyisini Bilir, Richard Thompson).

Erkek eşcinselliğini önceleri desteklemiş olmasına karşın (yukarı bkz.), Thatcher 1987′deki parti kongresinde “Geleneksel ahlaki değerlere saygı göstermeyi öğrenmesi gereken çocuklarımıza, eşcinsel olmanın temel bir hakları olduğu öğretiliyor.” dedi. Bazı Muhafazakâr milletveklilleri eşcinselliğin “teşvik edilmesine” karşı çoktan bir hareket başlatmıştı. Aralık 1987′de çıkarılan tartışmalı bir kanunla okullarda eşcinselliğin “meşru bir ilişki türü” olabileceğinin öğretilmesi yasaklandı. Bu kanun sonraki yıllarda iptal edilmiştir.

Sosyal reformlar sonucu yetişkinler için ABD’dekine benzer bir İş Bulma Eğitimi sistemi kuruldu.

1980′lerin sonunda, aslında bir kimyacı olan Thatcher, çevre sorunlarıyla ilgilenmeye başladı. 1988′de, küresel ısınma, ozon deliği ve asit yağmuru sorunlarını kabul eden önemli bir konuşma yaptı. 1990′da meteorolojik tahmin ve araştırmalar için Hadley Merkezi’ni kurdu. [5] 2002′de yayımlanan kitabı Devlet Sanatı’nda (Statecraft), küresel ısınmaya insanların neden olduğu fikrine destek verdiği için pişmanlık duyduğunu anlatır:

“Çevresel sorunlara karşı hangi uluslararası önlemleri almaya karar verirsek verelim, iktisatlarımızın büyümesine ve gelişmesine engel olmamalıyız, zira gelişme olmadan çevre koruma maliyetlerini karşılamak için gerekli refahın yaratılması mümkün değildir.”

1988′de Belçika, Bruges’de yaptığı bir konuşmada, Avrupa Topluluğu’nun (AT) federal bir yapıya dönüştürülmesi önerilerine ve karar alma mekanizmasının merkezileşmesine karşı görüşlerini açıkladı. İngiltere’nin üyeliğini desteklese de, Thatcher AT’nin rolünün serbest pazar ve etkin rekabet koşullarını yerine getirmek olduğuna inanıyor, yeni AT düzenlemelerinin İngiltere’de yaptığı reformları geriye döndürmesinden korkuyordu:

“İngiltere’de devletin sınırlarını başarıyla daraltmamızın nedeni, bunların Avrupa düzeyinde tekrar genişletildiğini ve bir Avrupa üst-devletinin Brüksel’de yeniden tahakküm kurmasını seyretmek değildir.”

AT’nin hazırlanmakta olduğu İktisadi ve Parasal Birliğe, tek bir para biriminin millî paraların yerine geçmesine özellikle karşıydı. Bu konuşma diğer Avrupalı liderlerin protestolarına neden oldu ve Muhafazakâr Parti içinde Avrupa siyaseti konusunda derin bir çatlağın olduğunu ortaya çıkardı.

6-8 Nisan 1988′de Türkiye’ye resmi bir ziyarette bulundu.

1989′da, sürdürülemez haldeki iktisadi patlamayı durdurmak için faiz oranlarını arttırması üzerine Thatcher’ın kamuoyu desteği bir kez daha düştü. Thatcher, Avrupa para birliğine hazırlanma siyaseti izleyen Hazine Bakanı Nigel Lawson’u suçladı. Kasım 1987′de Financial Times gazetesine verdiği bir demeçte, Thatcher, bu siyasetten haberdar olmadığını ve tasvip etmediğini söyledi.

Haziran 1988′de Madrid’deki Avrupa Topluluğu zirvesi öncesi yapılan bir toplantıda, Lawson ve Dışişleri Bakanı Geoffrey Howe, Thatcher’ı parasal birliğin hazırlık aşaması olan Döviz Kuru Mekanizması’na katılmak için gerekli koşulları kabul etmeye zorladı. Toplantıda ikisi de Thatcher’ın koşulları kabul etmemesi halinde istifa edeceklerini söylediler. Thatcher, Howe’u azlederek ve iktisadi konularda daha çok danışmanı Sir Alan Waters’a danışarak her ikisinden de intikam aldı. Lawson, Thatcher’ın kariyerinin altını oyduğunu düşünerek Ekimde istifa etti.

Aynı yılın Kasımında, Thatcher, Muhafazakâr Parti liderliği için Sir Anthony Meyer’in rekabetiyle karşılaştı. Thatcher Meyer’i kolayca yense de, altmış kişi Meyer’e oy verdi veya seçime katılmadı - ki bu iktidardaki bir başbakan için yüksek bir sayıydı. Öte yandan, partideki taraftarları, Thatcher’ın on yıldır başbakanlık koltuğunda yıprandığını ve toplam oy sayısının 370 olduğunu vurgulayarak bu sonucun başarlı olduğunu öne sürdüler. [[6]]

Thatcher’ın yerel yönetim vergilerini kaldırmak üzere önerdiği 1987 seçimlerinde Muhafazakâr Parti programında da yer alan yeni vergi sistemi, İskoçya’da 1989′da, İngiltere ve Galler’de 1990′da uygulamaya alındı. Mal varlığına dayalı hesaplanan yerel vergilerin yerine “kelle vergisi” olarak bilinen ve herkes için genelde eşit olan (düşük gelirlilere bazı indirimler vardı) vergi tepkilere yol açtı.

Thatcher’ın başbakanlıktaki son icraatlarından biri, ABD Başkanı G.W. Bush’a Saddam Hüseyin’i Kuveyt’ten çıkarmak için Ortadoğu’ya asker göndermesi yönünde baskı yapmak oldu. Bush’un bu plan hakkında bazı çekinceleri vardı, ama Thatcher ona “tereddüt edecek vaktimiz yok” diye karşılık verdi.

Ekim 1990′daki Muhafazakâr Parti kongresinden önceki Cuma günü, yeni Hazine Bakanı John Major’a faiz oranlarını %1 indirmesi talimatını verdi. Major, onu, parasal istikrarı korumak için tek yöntemin “Madrid koşulları”na uymasalar bile aynı zaman zarfında Döviz Kuru Mekanizması’na katılmak olduğuna ikna etti. O yılın Muhafazakâr Parti kongresi büyük bir uyum içinde geçti, öyle ki, katılımcılardan pek azı Thatcher’ın iktidardaki günlerinin sayılı olduğunu düşünebilirdi.

İktidardan düşüş

Bayan Thatcher’ın siyasetten uzaklaştırılması, bazı yorumculara göre İngiliz siyasi tarihinin en dramatik olaylarından biridir. Uzun süre iktidarda kalan, seçimlerde mağlup edilemeyen bir başbakanın parti içi oylamayla azledilmesi ilk bakışta inanılmaz gözükmektedir. Mamafih, 1990′a gelindiğinde, Thatcher’ın yerel yönetim vergi politikası, hükümetinin iktisadı kötü yönettiğine ilişkin kamuoyunda yayılan görüş (özellikle %15 mertebesine ulaşan yüksek faiz oranları, evsahipleri ve işadamlarının desteğinin aşınmasına yol açtı) ve Avrupa ile bütünleşme konusunda Muhafazakâr Parti içinde ortaya çıkan bölünmeler, hem kendisinin hem de partisinin siyasi alanda giderek zayıfladığını gösteriyordu.

1 Kasım 1990′da, Thatcher’ın en eski ve sadık müttefiklerinden Sir Geoffrey Howe, Thatcher’ın Avrupa siyasetini protesto etmek için Başbakan Yardımcılığı görevinden istifa etti. Eski rakibi Michael Heseltine, parti liderliği için kendisine meydan okudu ve ilk turda oylamayı ikinci tura taşıyacak kadar fazla oy elde etti. Önceleri ikinci turda da yarışmak istediğini söylemekle birlikte, Thatcher, kabine üyelerine danıştıktan sonra seçimden çekilmeye karar verdi. 22 Kasım günü saat sabah 09:30′da Kabine’ye ikinci turda aday olmayacağını açıkladı. Hemen ardından, kamuoyuna istifasıyla ilgili bir açıklama yapıldı:

“Meslektaşlarıma etraflıca danıştıktan sonra, Parti’nin birliği ve gelecek seçimlerde başarı sağlaması açısından, seçimden çekilip diğer hükümet üyelerine liderlik için aday olma imkânı vermemin daha uygun olacağına karar verdim. Gerek hükümetten gerekse hükümet dışından bana böylesine fedakârca destek veren herkese teşekkür ederim.”

Mağlup Thatcher, Avam Kamarası’nda hükümetine karşı yapılan bir güvenoylaması sırasında, etkileyici konuşmalarından birini yapma fırsatını yakaladı:

“…tek para birimi Avrupa siyasetiyle ilgilidir, bu Avrupa federasyonunun arka kapıya dayanmasıdır.

Selefi olarak John Major’ı destekledi ve o da liderlik yarışını kazandı. İstifasının ardından yapılan bir ankette, İngiliz halkının %52’si “son kertede Thatcher’ın ülkeye yararlı olduğunu” söylerken, %44′ü “kötü” olduğunu söyledi. 1991′de Parti’nin yıllık kongresine girdiğinde daha önce görülmemiş şekilde dakikalarca ayakta alkışlanarak karşılandı, ancak konuşma yapması için yapılan çağrıları reddetti. Mamafih, Başbakanlıktan istifa ettikten sonra zaman zaman Avam Kamarası’nda konuştu. 1992 seçimlerinde parlamentodan ayrıldı.

Siyaset sonrası hayatı

1992′de “barones” unvanı aldı. Bu sayede Lordlar Kamarası’na girme imkânı elde etti. Kamara’da Maastricht Antlaşması’nı eleştiren bir dizi konuşma yaptı. “Fazla ileri giden bir antlaşma” olarak niteledi, Haziran 1993′te ise Lordlar Kamarası’nda “ben bu antlaşmayı asla imzalamazdım” dedi. [[7]] Ayrıca antlaşmanın referanduma sunulmasını, üç büyük parti de onay verdiğine göre halkın görüşünün sorulması gerektiğini savundu. [8]

Ağustos 1992′de NATO’ya Goradze ve Saraybosna’daki Sırp saldırısını durdurması ve Bosna Devleti’ni koruması için çağrıda bulundu. Bosna’daki olayların “Nazilerin en kötü azgınlıklarını hatırlattığını” söyledi. [9] Aynı yılın Aralık ayında Bosna’da bir soykırım olabileceğini söyledi. Nisan 1993′te, Srebrenica’daki ilk katliamın ardından Thatcher bunun “Avrupa’da bir daha asla görmeyeceğimizi düşündüğü türden bir ölüm tarlası” olduğunu söyledi.

1990′da Başbakanlıktan istifa ettikten kısa süre sonra Kraliçe tarafından İngiltere’nin en büyük nişanlarından Liyakat Nişanı ile ödüllendilmişti. Ayrıca, eşi Denis Thatcher’a 1991′de baronetlik verildi (böylece oğulları Mark, bir soyluluk unvanı devralabilecekti). Bu, 1965′ten beri baronetlik unvanının ilk verilişiydi. 1995′te Thatcher’a, İngiltere’nin en yüksek şövalyelik örgütü olan Garter Örgütü üyeliği verildi.

Haziran 1992′de tütün devi Philip Morris Şirketi’ne yılda 250.000$ maaş ve vakfına yıllık 250.000$ bağış karşılığı, jeopolitik danışman oldu.

1993′ten 2000′e kadar, 1693 kraliyet beratıyla kurulan Virginia, ABD’deki William ve Mary Koleji’nde rektörlük yaptı. Ayrıca İngiltere’nin tek özel üniversitesi olan Buckingham Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürüttü. Bu işinden 1998′de emekliye ayrıldı.

Hatıralarını Güce Giden Yol ve Downing Street Yılları adında iki cilt halinde kaleme aldı. 1993′te BBC televizyonunda yayımlanan Downing Street Yılları’nda Thatcher, başbakanlıktan istifa etmesine neden olan bakanlar kurulu isyanını “yüzü gülen ihanet” olarak tasvir etti.

Kamuoyu nezdindeki desteğini sürdürmekle birlikte, özel konuşmalarında Thatcher, John Major’a siyasetinden duyduğu rahatsızlığı belli etti. Bu görüşleri basına da sızdı ve yayımlandı. Major hükümetinin kamu harcamalarını artırmasını, vergi artırımlarını ve Avrupa bütünleşmesine verdiği desteği eleştirdi. 1994′te Tony Blair’in İşçi Partisi lideri seçilmesinin ardından Mayıs 1995′te verdiği bir mülakatta, Blair’i “Muhtemelen Hugh Gaitskell’den beri en müthiş İşçi Partisi lideri. Onların ön saflarında çok sosyalist görüyorum ama Bay Blair bunlardan biri değil. Gerçekten değiştiğine inanıyorum.” diye övdü. [10]

Muhafazakâr Parti’nin İşçi Partisi tarafından hezimete uğratıldığı seçimlerin ardından yapılan Parti başkanlığı seçiminde, Thatcher, “devlet hakkında modası geçmiş fikirlere sahip ve Avupa’nın bütünleşmesini savunan” Kenneth Clarke’tan “sonsuz kere daha iyi bir başkan olabilecek” Iain Duncan Smith’i destekledi. [11]

2002′de yayımladığı Devlet Sanatı: Değişen Dünya İçin Stratejiler adlı kitabında, 1990′daki istifasından beri uluslararası ilişkiler konusunda geliştirdiği düşünceleri dile getirdi. Kitabın özellikle Avrupa Birliği konusundaki bölümleri tartışma yaratıcı mahiyetteydi: İngiltere’nin milli egemenliğini koruması için üyelik koşullarının gözden geçirilmesini, bunun başarısız olması halinde, Avrupa Birliği’nden ayrılarak NAFTA’ya katılmayı öneriyordu. Bu bölümler, The Times gazetesinde tefrika halinde yayımlanmaya başladığı 18 Mart Pazartesiden, sağlık sebepleriyle demeç vermesinin doktorları tarafından yasaklandığının açıklandığı 22 Mart Cumaya kadar siyasi alanda öfkeye neden oldu. Thatcher, bir dizi küçük felç geçirmiş, sağlık durumu çok hassas bir duruma gelmişti.

11 Haziran 2004′te, Thatcher, eski ABD Başkanı Ronald Reagan’ın Washington’da Milli Katedral’deki cenaze töreninde video kaydıyla gösterilen dokunaklı bir veda konuşması yaptı.

Aralık 2004′te Muhafazakâr milletvekilleriyle yaptığı özel bir toplantıda, İngiliz Hükümeti’nin nüfus kağıdı çıkarma projesine karşı olduğunu açıkladığı söylenir. Thatcher’ın nüfus kağıtları için “bu ülkeye tamamen yabancı, Cermenik bir kavram” dediği iddia edilir. [12]

13 Ekim 2005′te, Thatcher, Hyde Park’daki Mandarin Oriental Oteli’nde, Kraliçe ve Edinburgh Dükü’nün de katıldığı bir partiyle 80. doğumgününü kutladı. Orada, artık Aberavon Lordu unvanını almış olan Geoffrey Howe, Thatcher’ın siyasi kariyeri için “Onun gerçek zaferi sadece bir değil iki partiyi değiştirmiş olmasıdır, öyle ki İşçi Partisi tekrar iktidara geldiğinde, Thatcherizmin ana gövdesinin artık değiştirilemez olduğu kabul edilmişti.” dedi.

Eylül 2006′da, Thatcher, Washington’da 11 Eylül 2001 Saldırıları’nın 5. yıldönümü için düzenlenen resmî anma toplantısına ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in misafiri olarak katıldı. Ziyareti sırasında ABD Devlet Bakanı Condoleezza Rice ile de görüştü.

Etkileri

“Flashback” bellek denilen psikolojik olgu nedeniyle, önemli tarih anlarında insanlar nerede olduklarını ve ne yaptıklarını hatırlayabilir. Çoğu İngiliz vatandaşı da Margaret Thatcher’ın istifasını duyduğunda nerede olduğunu ve ne yaptığını hatırlar. Thatcher, kutuplaşmalara neden olan bir isimdi, siyaset yaptığı çağın ideolojik iklimi nedeniyle, siyasi yelpazenin farklı yönlerinden tepkilerle karşılaştı.

Bazıları, İngiliz iktisadını 1970′lerdeki ağır durgunluktan kurtaran reformlarını ve sosyal meselelere getirdiği radikal çözümleri övgüyle karşılarken diğerleri onun otoriter ve egoist olduğunu düşünür. Refah Devletini ortadan kaldırdığı ve İngiltere’nin üretim altyapısını büyük ölçüde yok ettiği, böylece milyonlarca işçiyi uzun süreli işsizliğe mahkûm ettiği söylenir. Ancak serbest pazar yanlıları, özelleştirme taraftarı işadamları ve iktisatçılar durumun hiç de öyle olmadığını söyler, 1980′lerde iktisadın kendini toparladığını, günümüzde İngiliz iktisadının başarısının ve hizmetler sektöründeki yüksek istihdam sonucunda ortaya çıkan düşük işsizlik oranının Thatcher siyasetlerine bağlı olduğunu iddia ederler.

Refah Devletinin yok edilmesi iddiasına karşın, Thatcher hükümeti kamu harcamalarını harcamayı savunsa dahi, gerçekte bunu yapamamıştı. Üretim altyapısının yok edilmesiyle ilgili iddia ise gerçeklik taşımaktadır. Üretim sektöründeki istihdamda önemli düşüş oldu, bazı sanayi dalları tamamen yok oldu. Buna karşın, gelişen iktisatlarda üretim sektörünün payının hizmetler sektörü karşısında gerilemesi olağan kabul edilir. 1970′lerde İngiltere, pek çok kişi tarafından 20.yy’ın başındaki Türkiye gibi “Avrupa’nın hasta adamı” kabul ediliyordu, öyle ki bazı yorumcular bir devlet olarak varlığını sürdüremeyeceğini iddia ediyordu. Buna karşın, İngiltere, modern Avrupa’daki en gelişkin iktisatlardan biri haline geldi.

Tenkitçiler, 1970′lerdeki iktisadi sorunların abartıldığını, bunların petrol krizi sonucu benzin fiyatlarının artması gibi İngiltere hükümetlerinin kontrolü dışındaki etkenlerden ortaya çıktığını, aynı etkenlerin hemen tüm gelişmiş iktisatları vurduğunu söylerler. Sonuç olarak, Thatcher yanlılarının iddialarının aksine, iktisadi durgunluğun sosyalizm veya sendikalar nedeniyle oluşmadığını söylerler. Tenkitçiler, ayrıca, Thatcher döneminde iktisatta görülen düzelmenin aynı dönemde dünya ekonomisinde yaşanan canlanmadan ve Kuzey Denizi petrol yataklarından alınan vergilerden kaynaklandığını iddia eder.

İngiliz kamuoyunun Thatcher hakkındaki görüşleri değişkenlik gösterir. Thatcher yönetimi hakkındaki görüşlerin farklılığı, televizyon anketlerinde ortaya çıkmaktadır: Thatcher, 2002′de yapılan “En Büyük 100 Britanyalı” listesinde, hayattaki kişiler arasında ulaşılan en yüksek derece olan onaltıncılığı almıştır. 2003′te yapılan ve sadece hayattaki kişileri içeren “En Kötü 100 Britanyalı” listesinde ise üçüncü olmuştur. Ancak neticede Thatcher’ın 20.yy’da dünya çapında en etkin rol oynayan kadın olduğuna pek kimse itiraz etmez. Belki de en içten takdir, İşçi Partisi lideri ve üç kez başbakan seçilen Tony Blair’in Thatcher’ın iktisadi siyasetini sürdürmesi olmuştur. Thatcher da bir Muhafazakâr Parti liderlik seçimi sırasında Blair’i dolaylı olarak takdir etmiştir: “Onların (Muhafazakâr Parti) Bay Blair’i yenebilecek birisine ihtiyaçları yok, Bay Blair gibi birisine ihtiyaçları var.”

Bir diğer görüşe göre, iktisadi etkileri ikiye ayrılır: Pazar etkinliği ve uzun vadeli büyüme. Bunların ilki oldukça tartışmalıdır. İşsizlik oranı nihai olarak azalsa dahi, bu önemli ölçüde iş kaybı ve işgücü pazarında radikal reformlardan sonra meydana geldi. Bu reformlar sendikaların güçsüzleşmesine neden olan kanunları ve mali piyasaları düzenleyen kuralların kaldırılmasını kapsamaktaydı. Bu sayede, Londra iş merkezi the City, Avrupa’nın mali başkenti konumuna geri döndü. Haberleşme ve diğer kamu hizmetlerinin rekabete açılması da önemli reformlar arasındaydı. Uzun vadeli büyüme ise yeni veriler ışığında başarısız görülmektedir zira araştırma-geliştirme yatırımları ve eğitim kalitesi düşmüştür.

Halkın Thatcher hakkındaki görüşleri değişkenlik gösterir. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’nın büyük bölümünde, Kuzey İngiltere şehirlerinde ve eski madencilik yörelerinde hâlâ hakkında kötü konuşulmaktadır. Pek çok kişi, pek çok madenci ailesinin çökmesi ve ağır sanayinin yok olmasıyla sonuçlanan madenciler grevi dönemindeki güçlükleri hatırlar.

Madencilik ve sanayi kesimlerinin Thatcher hakkındaki olumsuz görüşleri, güney İngiltere’de ve kırsal kuzey yörelerinde aldığı oylar sayesinde büyük farkla kazandığı 1987 seçimlerine yansımıştır. Thatcher, ülkenin diğer kesimlerinden çok az oy alabilmiştir. Ortak Tarım Siyaseti sayesinde İngiliz tarımı hâlâ ciddi ölçüde sübvanse edilmektedir, öte yandan iktisadın gerileyen diğer kesimleri kendi kaderine bırakılmıştır. Thatcher’a verilen desteğin coğrafi olarak bu denli değişmesi, ülkenin İskoçya ve Galler gibi bazı bölgelerinin giderek yabancılaşmasına ve özerklik isteklerinin artmasına yol açmıştır.

Yurtdışındaki görüşler de bunlara paraleldir. Sol kesimde Thatcher, halk hareketlerini ezmek için güç kullanan, işçi sınıfının çıkarlarına karşı sosyal reformlar yapan ve orta sınıflarla işadamları gibi varlıklı kesimleri destekleyen bir lider olarak görülür. Satiristler tarafından karikatürize edilmiştir. Mesela Fransız şarkıcı Renauld, Miss Maggie adındaki şarkısında, kadınları erkeklerin çeşitli salaklıklarını yapmayan bir cins olarak anlatır - Thatcher bu kadınların tek istisnasıdır. Merkez sağda ise Thatcher, güçlü sendikalara karşı çıkabilen, iktisattaki darboğazları ortadan kaldıran bir muhafazakâr olarak sempatiyle hatırlanır. Ancak çoğu kişi Thatcherizm kelimesinin yarattığı olumsuz tepkiler nedeniyle onu izlediğini açıkça itiraf etmez.

İrlanda milliyetçileri arasında Thatcher, IRA ile müzakereye oturmaktan kaçınan, katı bir siyasetçi olarak hatırlanır. Tenkitçileri, bu durumun Kuzey İrlanda’daki huzursuzlukların yatışmasını geciktirdiğini savunur. Thatcher hükümetinin Kuzey İrlanda sorununu hafifletmek için İrlanda Cumhuriyeti ile antlaşma imzalaması durumu pek değiştirmemiştir.

1996′da yapılan Scott soruşturmasında, İran-Irak Savaşı sırasında Thatcher hükümetinin Irak’a yüksek teknolojili silah satışına göz yumduğu, hatta desteklediği ortaya çıktı.

Sol ve sağ görüşlü yorumcuların fikir birliğinde olduğu bir konu, Thatcher’ın İngiliz siyaset sahnesini ciddi ölçüde değiştirdiği, önemli partilerin sağa kaymasına neden olduğudur. Yeni İşçi hareketi ve Blairism, Thatcherizmin siyasi ve ekonomik ilkelerinden çoğunu kabul eder. Bu durum, 1950′lerden Edward Heath hükümetine kadar Muhafazakâr Parti’nin İşçi Partisi hükümetleri tarafından ortaya konan refah devleti ilkelerini kabul etmesine benzemektedir. Thatcher’ın yok ettiği refah devleti uygulamaları, Thatcher sonrası dönemde geri gelmemiştir. Yine Thatcher tarafından başlatılan özelleştirme siyaseti de devam etmiştir. Aslında müteakip İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti hükümetleri devletin iktisat üzerindeki etkisini daha da azaltmış, kamu sektörünün rolünü daha da küçültmüştür.

Thatcher’ın İngiltere sendikaları üzerindeki etkisi de sürmektedir. 1984-1985′teki madenci grevleri, bir eşik noktası olarak kabul edilir. Bu grevlerden sonra sendikalar 1970′lerdeki gücüne asla kavuşamadı. Sendikalılık oranı düştü ve grevlerin etkisini azaltmak için yapılan hukuki düzenlemeler kalıcı hale geldi. Hatta İşçi Partisi bile sendika hareketiyle bağlarını gevşetme çabasına girdi.

Thatcher’ın etkisi Muhafazakâr Parti üzerinde kuvvetle devam etmektedir. İktidarda John Major, muhalefette William Hague, Iain Duncan Smith ve Michael Howard, Thatcher’ın hangi etkilerinin sona erdirilmesi, hangilerinin sürdürülmesi gerektiği konusunda mecliste ve parti içinde çeşitli hiziplerle mücadele ettiler. 2006′da başlayan David Cameron yönetimi, parti içindeki bu takıntıyı sona erdirmeyi hedeflemektedir.

Çeşitli

Thatcher’ın adı Türkiye’de yaygın olarak “öğretmen” anlamındaki İngilizce kelime olan teacher ile karıştırıldı, bu şekilde yazıldı veya okundu. 24 Eylül 2006′da Google’da yapılan aramada “Margaret Teacher” ifadesi genel ağda (WWW) 551 kez geçmekte, bunun 188′i Türkçe sitelerde bulunmaktaydı. %34′lük bu oran, İngilizce sitelerde kasıtlı olarak “Margaret Teacher” ifadelerinin bulunduğu göz önünde tutulursa daha da anlamlıdır.

Posted by admin in Uncategorized

Paris Komünü

November 19, 2008 1:51 pm

Paris Komünü terimi aslında Fransız Devrimi sırasındaki Paris hükümeti için kullanılır. Bununla birlikte terim Paris’te 18 Marttan (aslında resmen 26 Mart) 28 Mayıs 1871’e uzanan kısa sürede iktidarda olan sosyalist idare için kullanılır.

1871 Paris Komünü resmi anlamda 1871 baharı boyunca iki ay iktidarda kalmış yerel bir yönetimdir. Fakat içinde şekillendiği koşullar, tartışmalarla yürüyen kararları ve acılı sonu onu zamanının en önemli politik dönemlerinden biri yapmaktadır.

Arka Plan

Komün Fransızların yenilgisiyle sonuçlanan Fransız-Prusya Savaşı’nın ardından Paris’teki tüm devrimci eğilimlerin sivil bir ayaklanma başlatmasıyla mümkün hale geldi. 1870 yılında III. Napolyon tarafından başlatılan savaş, Fransızlar için bir felakete döndü ve Kasım ayıyla birlikte Paris kuşatma altına girdi. İlerleyen yıllar boyunca başkentte zengin ve yoksul arasındaki uçurum genişlemişti. Yiyecek stoklarının azalması ve süren Prusya bombardımanı yaygın bir hoşnutsuzluk yaratıyordu. Emekçiler ilerici düşüncelere daha açık hale gelmişlerdi. Şehrin kendi seçtiği Komünle kendi kendini yönetiyor olması gerektiği fikri birçok Fransız kasabası tarafından hoşnutlukla karşılandı ama zapt edilmesi zor bulunan halk kitlesinin bu isteği hükümet tarafından reddedildi. İktisadi idare için, sosyalist olması gerekmeyen, daha birleşmiş ama daha belirsiz bir istek “La Sociale!” haykırışında toplandı.

1871 Ocağında, kuşatma dördüncü ayına ulaştığında, daha sonra Üçüncü Cumhuriyetin başbakanı olacak olan Louis-Adolphe Thiers ateşkes çağrısında bulundu. Prusyalılar Paris’i barış koşullarında işgal ettiler. Kuşatmanın kendilerine yaşattığı sıkıntılara rağmen birçok Parisli kızgındı, özellikle Prusyalıların kısa bir merasimle şehirlerini kuşatmasına izin verilmesine çok sinirlenmişlerdi.

Bu sırada on binlerce Parisli “Ulusal Muhafızlar” adı verilen bir askeri birliğin silahlı üyesiydi ve bunların şehrin savunulmasında önemli katkıları olmuştu. Fakir mahallelerdeki taburlar kendi subaylarını seçtiler ve Paris’te bulunan topları ele geçirdiler. Şehir Ulusal Muhafızlarla birlikte Prusya birliklerine altı ay boyunca direndi. Paris halkının direnişi sonucu Prusyalılar şehrin küçük bir bölgesine hapsedildiler ve ilerleme gösteremediler.

Direniş kararları Muhafızların merkezi komitesinden alınıyordu. Fransız hükümetinin başbakanı Louis-Adolphe Thiers, bu kaygan durumun alternatif bir politik iktidar merkezi yaratabileceğini fark etti. Buna ek olarak, Paris işçilerinin silahlanarak Prusyalıları kışkırtabileceğini fark etti.

İşler bu noktada çok karışıktı, fakat açık olan bir şey vardı ki, emekçilerin yardım ettiği Ulusal Muhafızlar, Prusyalılar Paris’e girmeden evvel topları Prusyalıların yolundan çekerek onların elinden kurtarmış ve güvenli mahallelere saklamışlardı. Topların koyulduğu başlıca yerlerden biri Montmarte tepeleriydi.

Komünün İsyanı ve Doğası

Prusyalılar kısa bir süre için Paris’e girdiler ve şehri olaysız terk ettiler. Fakat Paris savaş tazminatı ödeninceye kadar kuşatma altında kalmaya devam etti.

Ulusal Muhafızlar Merkezi Komitesi giderek artan köktenci bir tutum benimser ve durmadan otorite kazanırken, hükümet 400 topu onların eline süresiz bırakamazdı. Böylece ilk adım olarak 18 Mart’ta Thiers düzenli birliklere Montmarte tepelerindeki topları ele geçirmeleri emirini verdi. Bununla birlikte zaten moralleri çok yüksek olmayan askerler talimatları izlemektense Ulusal Muhafızlara ve yerli direnişçilere katıldı. Generalleri Claude Martin Lecomte onlara silahsız kalabalığın üzerine ateş açma emri verdiğinde onu atından indirdiler. General daha sonra dış yollardan birinde kalabalığın ele geçirdiği Muhafız generali Thomas’la birlikte vuruldu.

Diğer ordu birlikleri de yerel direnişçilere eklendi. Ayaklanma öyle çabuk yayıldı ki, Başbakan Thiers Paris’in askerler, polis ve her türden yönetici ve uzman tarafından boşaltılması emrini verdi. Kendisi de Versay’a kaçtı. Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi artık Paris’teki tek etkili yönetimdi: Komite derhal yönetimden çekilerek 26 Mayıstaki komün seçimlerini düzenledi.

Komünün (daha doğru bir deyişle “Komünal Konsey”in) 92 üyesinin içinde vasıflı işçiler, birçok profesyonel (doktor ve gazeteci) ve reformcu cumhuriyetçilerden, değişik sosyalist anlayışlara sahip insanlara, 1789 Devrimine özlem duyan Jakobenlere kadar çok sayıda siyasi eylemci vardı. Karizmatik sosyalist Louis Auguste Blanqui Konsey Başkanı seçildi fakat bu seçim Blanqui 17 Martta tutuklandığı ve gizli bir hapishanede tutulduğu için onun yokluğunda gerçekleşti. Yerel bölgelerin kuşatmadan kalan örgütlenmeyi sürdürmesine rağmen Paris Komünü 28 Martta ilan edildi.

İç farklılıklara rağmen, Konsey iki milyonluk bir şehrin temel hizmetlerini yerine getirmek konusunda iyi bir başlangıç yaptı; belirli ilkelerde, sosyal bir devrimden ziyade ilerici bir sosyal demokrasiye benzeyen bir konsensüs sağlanabiliyordu. Zamanın azlığından dolayı (Komün 60 günden az bir süre iktidarda kalmayı başarabildi) yalnızca birkaç emir gerçekten uygulanabildi. Bu emirler şöyleydi: tüm kuşatma boyunca kiraların hafifletilmesi (çünkü kuşatma sırasına tarla sahipleri tarafından oldukça arttırılmıştı); Paris pastanelerinde gece işinin kaldırılması; giyotinin kaldırılması; etkin görev sırasında öldürülen Ulusal Muhafızların eşlerine olduğu kadar, eğer varsa çocuklarına da aylık bağlanması; savaş sırasında tüm işçiler aletlerini rehine vermeye zorlandığından şimdi hepsinin karşılıksız iadesi; borçların ertelenmesi ve faizin kaldırılması; reformist ilkelerden önemli bir kopuş olarak, sahipleri tarafından terkedilmiş fabrikaları işçilerin işletmeye devam etmesi.

Mecburi askerliği sona erdirdiler ve orduyu silah kullanabilen bütün şehirlilerden kurulu Ulusal Muhafızla değiştirdiler. Hedeflenen devletten ayrı kilise kanunu, kilisenin bütün mülkünü devletin yaptı ve dini okuldan uzaklaştırdı. Kiliselerin dinsel faaliyetlerinin devamı ancak ve ancak akşamları yapılan politik toplantılara kapılarını açarsa mümkün olabilecekti. Bu durum kiliseleri Komünün asıl siyasi merkezleri haline getirdi. Diğer kanunlar eğitimi iyileştiren ve teknik eğitimi herkes için mümkün hale getiren reformlarla ilgiliydi.

Kısa varlığı boyunca Komün, önceden kaldırılmış olan Fransız Cumhuriyetçi Takvimini benimsedi ve üç renkten ziyade kızıl bayrağı kullandı.

Konsey üyelerinin (temsilci değil delegeydiler) yasama kadar yürütme işlerini de yerine getirmesi beklenmekle birlikte, işlerin çokluğu değişik faktörler tarafından kolaylaştı. Kuşatma boyunca mahallerdeki sosyal ihtiyaçları (kantinler, ilk yardım istasyonları) karşılamak için kurulan pek çok plansız organizasyon artarak devam etti ve Komünle işbirliği içinde çalıştı.

Aynı zamanda yerel işçilerin yönetimindeki bu yerel meclisler hedeflerinin peşine düştü. Komün konseyinin resmi reformizmine rağmen, Komünün bileşimi daha çok devrimciydi. Sosyalistler, anarşistler, Blanquistler ve özgürlükçü cumhuriyetçiler buradaki devrimci eğilimleri oluşturuyordu. Paris Komünü, eğilimlerin çokluğuna rağmen, yüksek orandaki işçi yönetimi ve değişik eğilimlerdeki devrimcilerin işbirliği nedeniyle anarşist ve Marksist sosyalistler tarafından ilk gününden itibaren sevinçle karşılandı.

Örneğin 3. Bölgede okul malzemeleri bedava sağlandı, üç okul laikleştirildi ve bir yetimhane kuruldu. 20. Bölgede okul çocuklarına bedava giysi ve yiyecek verildi. Buna benzer birçok örnek vardır. Fakat Komünün göreli başarısındaki en önemli şey, Thiers tarafından görev yerlerinden uzaklaştırılan uzmanların ve yöneticilerin sorumluluklarını alan sıradan işçilerin girişimiydi.

Marx’ın en yakın dostu Friedrich Engels daha sonra sürekli ordunun bulunmayışı, mahallelerin kendi kendini yönetmesi ve bunun gibi etmenler nedeniyle Komünün artık bilindik anlamıyla bir “devlet” olmadığını iddia etti: bu bir geçiş biçimiydi, devletin yok oluşuna doğru bir geçiş. Ancak onun gelecekteki gelişimi kuramsal bir soru olarak kalacaktı. Yalnızca bir hafta sonra, yeni ordu birliklerinin (Prusyalıların ele geçirdiği savaş esirleri de bu ordudaydı) saldırısına maruz kaldı.

Saldırı

Komün 2 Nisan itibariyle Versay Ordusu’nun hükümet güçleri tarafından saldırıya uğradı ve şehir bombardımana tutuldu. Hükümet anlaşma yapmaya yanaşmadı.

Courbevoie banliyösü ele geçirildi ve Komünün kendi güçleriyle verdiği geç bir karşılık, Versay üzerine yürümesi başarısızlığa uğradı. Savunma ve hayatta kalma giderek zorlaştı. Paris’in çalışan kadınları burada artık hayati bir rol oynuyordu. Ulusal Muhafız ordusundaydılar ve Montmartre’a giden yolda kilit bir nokta olan Place Blanche’da kahramanca dövüşen bir tabur meydana getirdiler. (Bununla birlikte şu da belirtilmeli ki, Komünde kadınların oy hakkı yoktu ve Konsey’de hiç kadın üye bulunmuyordu.)

Paris’teki siyasi mültecilerden ve sürgünlerden de güçlü bir destek geldi: bunlardan biri, Polonyalı eski subay ve milliyetçi Jaroslaw Dabrowski’ydi ve Komünün en iyi generali oldu. Komün tamamen enternasyonalizm’e inanıyordu ve bu kardeşlik adına I. Napolyon’un zaferlerini kutsayan ve bir şovenizm anıtı olan Vendome Sütunu yıkıldı.

Paris’in dışından işçi sendikası ve bazıları da Almanya’dan olan sosyalist organizasyonlardan moral ve iyi dilek mesajları geliyordu. Ama diğer Fransız şehirlerinden önemli yardımlar görmek yolundaki beklenti kısa zaman içinde son buldu. Thiers ve Versay’daki bakanları Paris’ten dışarı akan tüm enformasyonu engellemişti ve Fransa’nın kırsal ve kentsel bölgelerinde Paris’te olup bitenlere karşı her zaman şüpheli bir yaklaşım oldu. Narbonne, Limoges ve Marsilya’daki hareketlenmeler de hızlıca ezildi.

Gittikçe kötüleşen durum karşısında, Konseyin bir bölümü bir “Kamu Güvenliği Komitesi” yaratılması yönünde bir karar aldı. Bu komite 1792’de de aynı adla kurulan, geniş ve merhametsiz bir güce sahip olan bir Jakoben kuruluşundan esinlenilmişti. Fakat güçlü bir merkezi otoritenin işe yarayabileceği zaman artık neredeyse geçmişti.

21 Mayısta Paris’in batıdaki şehir duvarlarındaki bir kapı yıkıldı (ya da olasılıkla ihanete uğrayarak açıldı) ve Versay birlikleri şehrin işgaline başladı. Öncelikle zengin batı mahallelerine girdiler ve ateşkesten sonra burayı terk etmeyen zengin mahalle sakinleri tarafından sevinçle karşılandılar.

Komünün olumlu bir özelliği olan bağımsız mahalli örgütler şimdi bir çeşit dezavantaja dönüştü: bütünlüklü olarak tasarlanmış bir savunma yerine, şimdi her mahalle umutsuzca ve kendisi için dövüşüyordu. Dar sokaklardan oluşan ağlar, erken Paris devrimlerinde şehri zapt edilemez bir hale getirdiğinden, bu sokaklar şimdi geniş bulvarlarla değiştirilmişti. Versay ordusu merkezi bir komutanın ve modern topçu ateşinin hükmünü sürüyordu.

Saldırı boyunca, hükümet topçuları silahsız vatandaşları katletti: mahkumlar derhal öldürüldü ve orta yerde birçok idam gerçekleştirildi. 27 Mayıstaki nafile bir direniş jestinin ardından, kalabalık kuşatıldı ve 50 rehine vahşice öldürüldü. Bunların birçoğu Komün tarafından desteklenen rahiplerdi. Hükümetin toplamdaki kayıpları 900 kadardı. Versay bunun öcünü kat be kat fazlasıyla aldı.

En sert direniş emekçi sınıfların daha yoğun olduğu doğu bölgelerinden geldi. Savaş şiddetli sokak savaşlarının yapıldığı sekiz gün boyunca sürdü (La Semaine sanglante, kanlı hafta). 27 Mayıs’la birlikte yalnızca en fakir mahalleler olan Belleville ve Menilmontant’ta birkaç sağlam direniş bölgesi kalmıştı.

28 Mayıs itibariyle, öğleden sonra 4 civarlarında Belleville Ramponeau’daki son barikat düştü ve Marshall MacMahon bir duyuru yayımladı: “Paris sakinlerine. Fransız ordusu sizi kurtarmaya geldi. Paris artık özgür! Saat 4 itibariyle askerlerimiz son isyancı noktasını da ele geçirdi. Bugün savaş sona erdi. Düzen, çalışma ve güvenlik yeniden sağlandı.”

Çok ciddi misillemeler yapıldı. Komünü destekleyenlerin suçlanacağı duyuruldu. Bazı önemli destekçiler şimdi Komüncüler Duvarı denilen Pere Lachaise Mezarlığındaki duvarın önünde vuruldular. Binlerce destekçi davalar için Versay’a gönderilirken, pek azı kuzeydeki Prusya hatlarına doğru kaçabildi. Günler boyunca sayısız erkek, kadın ve çocuklardan oluşan komün destekçilerinin oluşturduğu insan seli, askeri kontrol altında Versay’daki hapishane bölgesine acılar içinde yürüdü. Daha sonra yargılandılar; bir kısmı idam edilirken, çoğu ağır çalışma cezasına çarptırıldı; geri kalanlar da Pasifik’teki Fransız adalarına ya uzun süre için, ya da ömür boyu sürgüne gönderildiler. Kanlı Hafta boyunca öldürülenlerin tam sayısı asla tespit edilemedi ama en iyi tahminler 30.000 ölü, pek çok yaralı olduğu yönündedir. Sonradan idam edilenlerle birlikte bu sayı 50.000’i bulmaktadır. 7.000 kişi Yeni Caledonya’ya sürüldü. Hapsedilenler için 1889’da genel af ilan edildi.

Paris sonraki beş yıl boyunca sıkıyönetimle idare edildi.

1871’in Anlamı

Paris’in zenginleri ya da Komün hakkında fikir yürüten erken dönem tarihçiler için 1871, ayaktakımının korkunç ve nedeni anlaşılmaz iktidarının dönemidir. Daha sonraki tarihçiler, hatta sağ görüşlü olanlar bile, Komünün ıslahatlarının değerini kavramış ve onun vahşice yok edilmesine üzülmüşlerdi. Bununla birlikte, Komünün orta ve yüksek sınıflarda o zamana kadar benzeri görülmemiş bir nefret yaratmasının sebebini açıklaması zor bulmuşlardı.

Sol görüştekiler ise Komünün böyle tehlikeli durumun içerisindeyken böyle ılımlı davranmasını eleştirdiler. Karl Marx Komüncülerin Versay’dakilerin işini ilk ve son olarak bitirmek dururken, demokratik seçimler düzenlemesiyle “çok kıymetli anlar” kaybettiklerini söyledi. İçinde milyarlarca frankın olduğu Paris’teki Fransız Ulusal Bankası Komüncüler tarafından dokunulmadan ve korumaya alınmadan bırakıldı. Çekinerek, buradan para alıp alamayacaklarını sordular (ve şüphesiz bu para onlarındı). Komüncüler bankadaki paralara dokunmaya çekindiler çünkü eğer böyle yaparlarsa dünyanın onları kınayacağından korkuyorlardı. Böylece büyük miktarda para Paris’ten Versay’a, Komünü ezen ordunun kurulması için nakledildi.

Komünistler, sosyalistler, anarşistler ve diğerleri Komünü katılımcı demokrasi temelindeki bir sistem üzerinde yükselen özgür bir toplumun ilk örneği olarak gördüler. Marx ve Engels, Bakunin ve daha sonra Lenin ve Troçki Komünün sınırlı deneyiminden (özellikle de devletin sönümlenmesi konusunda) kuramsal dersler çıkarmaya çalıştılar. Daha faydacı bir ders Edmond de Goncourt tarafından çıkarıldı. Goncourt kanlı haftadan üç gün sonra günlüğünde şöyle yazıyordu: “…kanama tamamen sona erdi ve toplumun isyancı kesiminin öldürülmesi ile yaratılan böyle bir kanama devrimi geciktirebilir… Eski toplumun bu devrimden önce sakince geçecek 20 yılı var…”

Paris Komünü birçok komünist önderin saygısını kazandı. Mao sürekli Komüne referans verdi. Lenin, Marx’la birlikte Komünü proletarya diktatörlüğünün yaşanmış bir örneği olarak niteledi. Cenazesinde bedeni Komünden kalan kızıl bir bayrağa sarıldı. Sovyet uzay gemisi Voşkod 1 Paris Komünü’nden kalan bir afiş parçası taşıyordu. Bolşevikler Sivastopol adlı savaş gemisini Komünün şerefine Parijkaya Kommuna olarak değiştirdiler.

Kaynakça

İngilizce Vikipedi Paris Komünü makalesi

Posted by admin in Uncategorized

TEMA

November 19, 2008 1:43 pm

TEMA (Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı), 11 Eylül 1992 tarihinde, Hayrettin Karaca ve Nihat Gökyiğit tarafından kurulmuş olan çevreci vakıftır.

TEMA 11 Eylül 1992 tarihinde, Karaca Arboretum’un kurucusu, BM Çevre Ödülü sahibi Hayrettin Karaca ve Tekfen Holding kurucu ortaklarından, Türk-B.D.T. İş Konseyleri Başkanı Nihat Gökyiğit tarafından kurulmuştur.

1980 yılında Hayrettin Karaca’nın Türkiye’nin ilk özel arboretumunu kurması aynı zamanda TEMA düşüncesinin de başlangıcı olmuştur. Bitki toplamak amacıyla Türkiye’yi karış karış dolaşan Hayrettin Karaca, erozyon sorununun boyutlarını görünce, sorunun önemini herkese anlatmak ve kavratmak gerektiğine karar verir. 5 Ağustos 1992 tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan bir röportajında Hayrettin Karaca, şunları söylemiştir: “Türkiye’nin denizlere, derelere, barajlara akıttığı toprağın içindeki değerler, madensel elementler ve gübrenin değeri Türkiye bütçesine eşit belki de. Eğer denizlere akıttığımız bu toprağı hesap edecek olursak, Türkiye’yi yeniden ihya ederiz. Bu kadar büyük bir toprak kaybı vardır Türkiye’nin, fakat biz bunu kayıp olarak hesap etmeyiz. Toprak için ölürüz, bir karış toprağı kimseye vermeyiz deriz, karışla vermeyiz ama kepçeyle veririz. Bugün Yeşilırmak, Kızılırmak, Doğu Karadeniz’deki bütün dereler bulanık değil çamur olarak akıyor. Çoruh’a dökülen bütün çaylar, Çoruh kayalarının üzerinden toprağı sökerek akıyor. Bu toprak benim değil artık, Rus toprağı. Batum bu giden topraklar yüzünden denizden 2.5 kilometre geride kalmış durumda. Kayalar bizim, toprak bizim değil.”

Yakın dostu Nihat Gökyiğit ile beraber TEMA’yı kurarlar. Kuruluşa öncülük edenler sanayici olunca, kurucular da iş adamları arasından çıkar. Kurucular Heyeti’nin ihtişamlı listesine rağmen, TEMA oldukça mütevazı koşullarla hayata geçer. TEMA’nın ilk çalışanlarından biri olan Bayburt Projesi Sorumlusu Dr. Gülay Yaşin, o günleri şöyle anlatıyor:

“Yıl 1992. Ekim sonları. Tekfen Holding’de, TEMA Başkan Vekili Nihat Gökyiğit’i ziyaret ediyorum. Nihat Bey, bana büyük bir heyecanla hem TEMA’yı anlatıyor hem de hazırlanan broşürün son düzeltmelerini yapmaya çalışıyor. Böyle bir oluşumda görev almak istediğimi söyleyince beni Vakıf’a davet ediyor. Ertesi gün iş çıkışı bana verilen adrese gidiyorum. Hava soğuk ve adresi bulmakta bir hayli zorlanıyorum. Vakıf Merkezi olarak düşünülen küçük daireyi buluyorum. Hemen görüşmeye alıyorlar. Karşımda oturan beyaz sakallı, beyaz saçlı beyi daha önce hiç görmemiştim. Benimle iş mülakatı yapıyor ve bana sürekli “Bana kendini anlat” diyor. Ben de anlatıyorum. Kendisinin önce yazar olduğunu düşünüyor, sonra bir profesör olduğuna karar veriyorum. Ama O ne yazar, ne de profesör. Bana erozyonu anlatıyor, başlatmak istedikleri hareketi anlatıyor ve en sonunda, bugün gibi hatırladığım yüz ifadesiyle, inançla ve adeta gözleri dolarak; “Birgün bu Vakıfta çalışıyor olmandan dolayı göğsün kabaracak” diyor. Onun Hayrettin Karaca olduğunu öğreniyorum….Bu görüşmeden bir gün sonra TEMA’nın ilk elemanı olarak göreve başladım. TEMA Vakfı’nın kuruluşunun öyküsünü dinledim. Sayın Hayrettin Karaca, Karaca Arb